29 Ekim 2013 Salı

MACAHEL

                                GÜRCİSTAN SINIRIMIZDAKİ MUHTEŞEM VADİ

            MACAHEL

                                         
                                                     

      Şimdiye kadar hep yabancı ülkelerden söz ettik, biraz da ülkemizin güzel yörelerinden de söz edelim artık. Yabancı ülkelere olan gezilerimize de devam edeceğiz daha sonra. Amerika Birleşik Devletlerİ doğu hikayesi, Meksika ve diğerleri gibi..

      Eşim ile İzmir'den Trabzona uçakla, oradan da bir araç kiralayarak, sırasıyla Rize, Hopa, Borçka, Artvin, Yusufeli yolunu takip ederek, Olgunlar köyüne vardık. Bu bölümü daha sonra Kaçkar'lar bölümünde yazmak istiyorum.


      Her yaptığım gezide olduğu gibi, bu tur için hazırlık yaptım. Hangi yol takip edilir? Nasıl ulaşılır? Nerde kalınır? Ne yenir, ne içilir? bunların adresleri , telefon numaraları gibi. Güzel bir dosya hazırlığı yaptım. Bu dosyaya uçak yolculuğunda şöyle bir göz atayım dedim . Okuduktan sonara dosyayı önümdeki koltuk arkasına koydum ve onu unutarak uçaktan indim. Aklıma geldiğinde işi işten geçmişti uçak kapıları kapanmıştı. Artık sadece aklımda kalanlara göre hareket etmek zorundaydık









    Yine bir uçak seyahatinde dergide okuduğum Macahel'i çok merak ediyordum. Kaçkar dönüşü rotamızı Borçka üzerinden Karagöl ve Macahel' e çevirdik. Önce Karagöl'e geldik. Burası tam manasıyla cennetten bir köşe. Eşsiz bir doğa harikası, göl ve etrafını çeviren yeşilin tonlarıyla süslü bir orman.










    Etrafta yöre halkından insanlar ve dışarıdan gelenlerle oldukça kalabalıktı. Her yerde, müzik çalıyor ve insanlar horon oynuyorlardı. Biz de o çoşkuya kapılarak onların arasına daldık. Horon oynayan bir gurup bayan , eşimi de içlerine aldılar ve o çoşkuyu birlikte paylaştılar. Gerçekten de o yöre halkı çok içten, misafirperver  ve samimi insanlar.




        Enerji tüketiminin gerçekten gelişmişliğin simgesi olduğuna inanırım. Elbette ülkenin enerjiye ihtiyacı varsa bu kaynaklar bulunup değerlendirilmelidir. Ancak mevcut iktidar döneminde nedense bu güzelim, cennet gibi vadiler birer HES (Hidro Elektrik Santralı) ile yok edilmek isteniyor. Hangi aklın ve mantığın ürünüdür anlamak mümkün değil. Neyse ki Macahel'in güzel vadisi, Rize idare mahkemesinin vermiş olduğu yürütmeyi durdurma kararıyla kurtulmuş durumda. Ama Karadeniz'imizin muhteşem vadileri hala bu tehdit altında.



    Karagöl'de bir süre kaldıktan sonra, Macahel'e gitmek üzere yola çıktık. Akşam saatleriydi ve bir sis bastı, yolu ancak seçebiliyorduk. Önce dikleşen sonra da , yokuş aşağıya giden bir yol burası. Yolun bazı yerleri iyi, bazı yerleri yol çalışmaları nedeniyle bozuktu. Macahel'e ulaşabilecekmiydik acaba derken karşıdan gelen bir aracı durdurup, Macahal'e mesafeyi ve bu siste gidip gidemeyeceğimizi sorduk. Aracı kullanan şahıs çok rahat bir ifadeyle 45 dakika sonra oraya varacağımızı ve sisin önemli olmadığını söyledi. O yöre insanları tabii ki böyle bir duruma alışkın, ama biz İzmir'de sis ile doğru dürüst karşilaşmayız bile. Bizim için oldukça zor olan bir yolculuktan sonra Macahel'e vardık                                                





                                                  
    Gezi hazırlığım sırasında internet üzerinden, Macahel'de Tema vakfına ait bir otelin olduğunu okumuş ve nasılsa bir yer vardır diye rezervasyon bile yaptırmamıştım. Varınca bir sürprizle karşılaştık, meğerse ertesi gün orada "Macahel Festivali" varmış ve her yer doluymuş. O saatten sonra da geri dönme şansımız yoktu ve  oradaki görevlilere bir çare bulun dedik. Sağolsunlar, orada bulunan bir rehberin de yardımıyla, ev pansiyonculuğu yapan bir köy evinde, kalacak yer bulduk.


 

  Geceyi orada geçirdik. Aile tema vakfının da desteğiyle, kraliçe arıcılık yapan bir aileydi . Bahçede arı kovanları vardı  ve sabah kahvaltımıza dadanan arılar eşliğinde, kahvaltımızı yaptık. Arılara karşı gösterdikleri sevgiyi unutamıyorum. Örneğin, balın içine düşen arıyı sevgiyle temizliyorlar ya da serin hava nedeniyle hareket zorluğu çeken arıyı avuç içlerine alıp üfleyip ısıtıyorlar sonra arı uçup gidiyordu. Biz olsak arı sokar falan deyip bunu yapmazdık ama sanırım arılar da bu sevgiyi anlıyorlar ve sokmuyorlardı onları.


   




         
       Burada oldukça güzel bir kestane balı üretimi yapılıyor.Tadı biraz acımsı ama solunum yollarına çok iyi gelen bu bal aynı zamanda bir çok hastalığa da şifa oluyor. Biz oradan aldığımız balı sadece boğazımızın tedavisi olarak kullandık. 1-2 çay kaşığı balı ağızınızda yavaş yavaş emerseniz boğazınızdaki ağrının hemen azaldığını  hissediyorsunuz. Bizim için çok kıymet ifade ettiği için, azar azar kullanıyoruz.
      Eğer yolunuz düşerse bal almayı kesinlikle  ihmal etmeyiniz.



      Macahel Gürcü'ce de, elin ayası ve beş parmağı anlamına geliyormuş . Elin ayası Hocalı köyü ve onu çevreleyen 5 diğer köy. Bunlar, Düzenli, Efeler, Kayalar, Maral ve Uğur köyleri. Burada bir başka enteresan şey de , köyün alt kısmındaki bazı evleri Gürcistan tarafında, bazısı Türkiye tarafında kalmış. Türkiye'nin sınırları çizilirken, o köydeki yaşayan insanlara nerede  yaşamak istediklerini sormuşlar, insanların tercihi doğrultusunda   evlere göre sınır belirlenmiş.





    Misafir olduğumuz aileye, nereye gidebileceğimizi sorduk. Gezilebilecek 5 köy ve bir de Maral Şelalesi olduğunu söylediler. Biz  şelaleyi tercih ettik. Yolu tarif ettiler, bir de araçla bir yere kadar gideceğimizi ,aracı orada park ederek yola yürüyerek devam etmemiz gerektiğini söylediler. Yola çıktık, yollar toprak yol, 40 km. süratle gittiğimizde hız rekoru kırıyoruz diye espri yapıyorduk. Üstelik o park yapacağımız yerin neresi olduğunu da bilmiyorduk. Öylesine yola devam ettik.



    Bir yere vardık sadece bir araç vardı park etmiş olan ama o da bir konutun yanındaydı. Acaba burası mı diye tereddüt ettim. Sonra olmazsa ileriden dönerim diye düşünerek yola devam ettim. 400 m sonra yol bisiklet yoluna döndü. Bir yanımız dik bir dağ, diğer yanımız uçurum ama ağaçlar var. Geri geri gitmekten başka çare kalmamıştı. Eşime araçtan inmesini söyledim, ne olur ne olmaz onun da hayatını riske etmemeliydim. O yürüyerek, ben de geri geri aynalardan bakarak araçla doğru hareket ettim. Bir an dalgınlığımla, aracın sağ iki tekerleğini şarampole kaydırdım. Hava yağışlı, yerler ıslak ve kaygan, biraz daha hareket etsem iyice aracı kaydırıp belki de şarampole yuvarlanacağız. Aracı durdurarak dışarıya çıktım. Eşimin yüzü bembeyaz olmuştu.
         (Resimdeki yola ve heybetli ağaçlara dikkat ediniz)

 


      O bölgede konutlar biribirinden çok uzak. Eşime aracın başında kalmasını söyleyerek yardım aramaya gittim bu konutlara doğru. Bir konuta vardığımda temiz giysilerle birkaç erkek bir araca binmek üzereydiler, kendilerine durumu anlatıp yardım talebinde bulundum. Günlerden Cuma günüydü ve camiye gideceklerdi. Bana namazdan sonra olur mu diye sordular. Ben de "Valla sabaha karşı da deseniz başka çaremiz yok, tabii ki olur" dedim. O sırada yaşlı bir teyze konuşmalarımızı dinlemişti, sanırım ailenin büyüğü bir kadın. Erkeklere " Yardım etmeye gidin, bu namaz kılmaktan daha sevap" dedi ve evin erkekleriyle, onların aracına binerek , aracımıza geldik. Onların yardımıyla aracımızı kurtardık.




       

      Bu yardımsever arkadaşlar, şelaleye gidip gitmeyeceğimizi sordular, ben "Elbette gideceğiz dedim " ama o anda eşimin bir an önce oradan kurtulmaktan başka bir şey istemediğine adım kadar eminim. Şelaleye yaklaşık 1,5-2 km. lik bir yürüyüşten sonra vardık . Orası da mükemmel bir doğa harikası. Orada dinlenip, fotoğraf çekip geri döndük . Dönüş yolunda başka bir olumsuzlukla karşılaşmadık.












    


          Rotamızı Hopa'ya çevirdik. Bir otele yerleştik, eşimin odadaki jakuzili banyoda banyo yaptıktan sonra    " yaşasın medeniyet " deyişini unutamam. Bu gezinin bitiminden sonra bu tür bir geziye katılmayacağını ilan etti. Herkesin tercihleri elbette farklı oluyor.


          DİKKAT

         1- Bölgeye giderken yanınıza mutlaka hangi mevsimde de olsa ,yağmura uygun giyecek alınız
 
         2- Kullanacağınız aracın, arazi aracı olmasını tercih ediniz. Normal araçlarla da geziyi yapabilirsiniz.

         3- Ne kadarını taşıyabiliyorsanız o kadar çok bal alınız, memnun kalacaksınız.

         4- Bizim gibi sürprizle karşılaşmak istemiyorsanız, kalma konusunda rezervasyonunuzu yaptırınız. Ama Hocalı köyünde ev pansiyonculuğu da gelişmiş, sokakta kalmazsınız.


                                                            İYİ SEYAHATLER

                       

                                                             MALİK YAVAŞ




23 Ekim 2013 Çarşamba

BAKÜ

              " İKİ DEVLET, BİR MİLLET " DİYEN HAYDAR ALİYEV'İN AZERBAYCAN'I

                BAKÜ



        Sevgili dostum Murat Sıvacı ve sevgili eşi Venera'nın davetlisi olarak, eşimle birlikte 2012 Kasım ayında, Bakü'ye gittik. Burada geçirdiğimiz 5 günü ve kenti sizlerle paylaşmak istiyorum.

         Azerbaycan Havayollarıyla, İzmir-İstanbul-Bakü güzergahını takiben Bakü'ye vardık. Pasaport kontrolunda form dolduruluyormuş ve vize alınıyormuş. Biz form doldurmadan çıktık kontroldan ama dönüşte başımıza bir iş gelmesin diye, ısrarla form istedim ama meğerse yeşil pasaportta böyle bir uygulama yokmuş. Yani Türk'lere havaalanında vize veriyorlar ve yeşil pasaport vizeden muaf.

       Dışarı çıkınca arkadaşlarımız bizi karşıladı, araçlarına binerek Bakü merkeze doğru yola çıktık. Yol boyunca yolun iki tarafı da duvarla örülüydü. Merakla arkadaşıma sordum. Burası protokol yoluymuş, sanırım duvar arkasındaki yaşamı gizlemek üzere yapılmış. Daha sonraki günlerde Atbulak yönüne giderken de aynı duvarların örülmeye devam ettiğine şahit oldum. Duvarlar burada çıkan özel sarımsı bir taştan örülüyor.

   

   Bakü'de ilk ziyaretimizi Türk şehitliğine yaptık. Türk şehitliğinin hemen yanında Azeri şehitliği de bulunmakta, şehre hakim bir tepeye konuşlanmış Hıyabani bölgesinde. Burada 1918 yılında Azerbaycan'ın bağımsızlık mücadelesi sırasında şehit olan Türk askerleri için yapılmış bir anıt var. Azeri şehitliği de Ermeni ve Ruslar!la yapılan savaşlarda şehir olan askerlere için yapılmış bir anıt mezar.




         Şehitliğin karşısında yeni yapılış olan "alev kuleleri" olarak adlandırılan yapı ve çaprazında da parlamento binası var. Alev kuleleri, üç alev şeklindeki binadan oluşuyor ve gece ışıklandırma ile alev görüntüsü oluşturuyor. Çok hoş ve ilginç bir dizayn, bazen de alevler yerini Azeri bayrağı sallayan bir askere bırakıyor.






       Bakü merkez olarak çok güzel bir şehir. Binalar özellikle geceleri yapılan aydınlatmalarla çok hoş ve güzel görünüyor. Ama aynı şeyleri Bakü dışarısı için söylemek mümkün değil. Zenginlik-Yoksulluk işte bu tezat çok açık bir şekilde görülebiliyor Azerbaycan'da.








        Bildiğiniz gibi Bakü bir petrol bölgesi. Neredeyse evlerin bahçelerinde bile petrol kuyuları mevcut. Bizde bahçelerde su tulumbası vardır ya onlar gibi, daldır boruyu başla petrol çekmeye. Bütün kuyular bir boruyla birleştirilmiş,sanırım doğruca birilerinin cebine doğru akmakta. Ama giderek Bakü'deki petrol rezervleri azalmaya başlamış ve Hazar Denizi içinde petrol arama için, platformları imal etmeye başlamışlar.   Arkadaşımın söylediğine göre, bu kuyulardan günde 30-40 bin dolarlık petrol üretimi yapılıyormuş. Bunlardan birini bana hediye etti  ama bize henüz dönen birşey yok.)). Doğal olarak petrol ürünleri de oldukça ucuz burada.

           Arkadaşımla Atbulak tarafından gelirken yolda  sazan ve yayın balığı satanlardan bir yayın balığı aldık. O akşam bu lezzetli yayın balığını rakı eşliğinde mideye indirdik. Hazar'da yaşayan Mersin balığından üretilen ve dünyanın en pahalı ve kaliteli havyarı da burada oldukça revaçta olan bir ürün. Aynı şekilde Kazakistan'ın Hazar kıyısında bulunan Atyrau şehrinde bulunduğum zaman, orada da bu ürün oldukça kıymetli ve pahalı bir üründü. Bunu daha sonra Kazakistan'ı anlatırken yazacağım.
     
          Bakü metrosu  yaklaşık 35 km lik bir metro uzunluğunda ve oldukça yoğun insan trafiğine sahip. Eski Sovyet döneminden inşa edilmiş, sistemin ileri görüşlülüğü ortada. Biz ancak kavramışız metro ya da toplu taşım işini onlar yıllar önce çözmüş.


         Bakü'nün ortasında , "İçeri Şehir "ya da "İç Kale " adıyla anılan bir kale var ve bu kale değişik dönemlerde faklı medeniyetlere ev sahipliği yapmış. Kale içinde çok sayıda tarihi yapı var ve bunlardan en önemlisi, Şirvahşahlar Sarayı. Saray 15. yüzyılda Arap hakimiyeti döneminde yapılmış. Taş mimarisinin güzel örneklerinden biri olan  bu saray,  mescid, hamam, türbeden oluşan bir kompleks.



         Sultan Keykubat döneminden kalma deviş türbesi ve medrese, Ermeniler tarafından 1300 lerde yakılıp yıkılmış. Ayrıca, güzel bir yapı olarak Cuma Mescidini de saymak mümkün burada. Tabii ki bir turistik merkez olan bu iç şehirde, turistik eşya satan dükkanlar da oldukça fazla.


         Bakü ile özdeşleşmiş en güzel örneklerden birisi de Kız Kulesi. Orada bulunduğumuz sırada restorasyon çalışmaları vardı. Yine de içine girdik, yanılış hatırlamıyorsam 8 katlı bir yapı, her katında odalar var ve bu odalarda değişik dönemlere ait otantik giysiler var ve müzeye dönüştürülmüş. Terasından, Bakü panaromik olarak oldukça güzel görülüyor. Eğer Bakü'ye giderseniz mutlaka bu tersata bulunmanız gerekir. Kız kulesi önünde, küçük bir arkeoloji müzesi de var.



        Bakü'de Eurovizyon şarkı yarışmasının yapıldığı muhteşem yapıyı da görmek gerekiyor. Geceleri ışıklı gösterisine devam ediyor. Yakınında bulunan ve Guiness rekorlarına girmiş dev Azerbaycan bayrağı da dikkati çekiyor. 70m x50m büyüklüğünde bu bayrak. Azeriler bu bayrakla çok övünüyorlar.







        Bakü'ye gelip te minyatür kitap müzesini görmemek olmaz. Zarife adındaki bir hanımın oluşturduğu bir müze burası . Müzede binlerce minyatür kitapçık bulunmakta. Minyatür Kuran ve Atatürk'ümüzün minyatür Nutku'nu da görmek mümkün bu müzde.






         Kentin merkezi geceleri cıvıl cıvıl, gençler kendilerini oralara atmışlar. İstanbul İstiklal caddesi benzeri, Torgovaya caddesi boyunca süslü ve güzel bir mimarlık örneği olan taş yapılar dikkati çekiyor. Geceleri de güzel aydınlatma örnekleriyle daha da muhteşem görünüyorlar. Burada çok miktarda resturantlar, kafeler ve giyim mağazaları bulunuyor. Burada bulunan ünlü Türk markaları yanında dünyaca ünlü giyim markalarının da çok miktarda olduğunu söyleyebiliriz. Edindiğimi bilgilere göre rakamlar oldukça uçuk, ama demek ki satın alanlar var ki bu mağazalar çalışmaya devam ediyorlar.



         Yine farklı ülkelerin mutfaklarından örnekleri buradaki restaurantlarda tadmak mümkün. Gittiğimiz bir Gürcü restoranında içtiğimiz ev yapımı Gürcü şarabı ve Haçipuri harikaydı.








         Bakü'de önemli bir turistik yapı da, Ateşgah. Burası ateşe tapanların Hindistan'dan gelerek kurdukları bir tapınak. Yerden kaya gazı çıkıyor ve sürekli yanıyor, bizdeki Olimpos gibi. Burası da bir müzeye dönüştürülmüş.

          Burada yaşayan Azeri vatandaşlarının büyük çoğunluğu müslüman ve daha çok Şii ve Caferi. Ortodoks ve küçük miktarda da yahudi nüfus ta var.

   
         Bakü'de oldukça popüler olan bir diğer konu da, sağlık turizmi. Buraya özellikle termal tedavi amacıyla gelenler de çok fazla. Orada tanıştığımız Ordu'lu bir bayan, anlatımına göre orada aldığı tedavi sonucunda yeniden doğmuş gibi hissetmiş kendini. Burada 2-3 haftalık kür tedavisi uyguluyorlar, özellikle eklem, sinir, bağırsak sistemi ve genital rahatsızlıklara oldukça faydalı bir tedavi oluyormuş. Ben de belimdeki fıtıkın tedavisi için oraya gitmeyi düşündüm ama Türkiye'ye dönünce ameliyat oldum ve doğal olarak orası gündemimden çıkmış oldu.

          Burada dil konusunda herhangi bir sıkıntı çekilmiyor. Azerilerle Türkçe gayet kolay anlaşabilirsiniz. Ama Azerice ilginç bir dil geldi bize, bazı reklamlar bizi tebessüm ettirdi. Örneğin,devlet memurluğu sınavına hazırlık yapan bir dersane önünde şu yazıyordu. " Dövlet kulluğu imtihanı ". Buna benzer çok miktarda size de ilginç gelebilecek yazılar okuyabilirsiniz Bakü'de




          Bakü'nün, Hazar sahili oldukça uzun ve güzel. Burada zekli bir yürüyüş yapabilirsiniz. Çok güzel parklar oluşturmuşlar.  Venedik'ten esinlendikleri gondollarla gezebileceğiniz bir havuzu da ihmal etmemişler. Geceleri ışık gösterileri gerçekten görülmeye değer.

 





           Haydar Aliyev'in posterleri kentin çeşitli noktalarında konuşlandırılmış durumda. Hemen birçok köşeyi dönüşte bu posterlerle karşılaşıyorsunuz.

           Arkadaşlarımız bizi Bakü Galatasaraylılar derneğine götürdüler. Burada, Türkler ve Azerilerin birlikte oluşturdukları müzik çalışmasını da izledik. Çok keyifli saatlerdi, Azeri ve Türk müziğinin güzel eserlerini seslendirdiler. Bu çalışmaları sonunda özel günlerde konser veriyormuş bu gurup.


                                                                DİKKAT

           1- Azerbaycan, Türk vatandaşlarına havaalanında vize veriyor. yeşil pasaporta vize gerekmiyor.
           2- İşe gidiş ve iş dönüşü saatlerinde trafik oldukça sıkışık, uçağa yetişmek için yola erken çıkmalısınız bu saatlerde.
           3- Bakü pahalı bir şehir, Avrupayı aratmıyor bu konuda. Alışveriş ve yiyecek oldukça pahalı.
           4- Azerilerin, Türk'lere yaklaşımı oldukça dostça

            İyi seyahatlar







18 Ekim 2013 Cuma

KOSOVA

           KÖKLERE SEYAHAT

            Biz köken olarak Kosova'lıyız. Dedem 1925 yılında yaşadığı Ferizaj'e bağlı Nerodime köyünden küçük yaştaki çocuklarını toplayıp Türkiye'ye göç etmiş. Dedemi hiç tanımadım, babaannemi de ben küçük yaştayken kaybettik. O yüzden geçmiş ile ilgili bilgileri , orada doğan ama 3 yaşında Türkiye'ye gelen rahmetli babamdan duyduklarım kadarını biliyordum.


            Kosova'ya birkaç kez gittim. İlk gidişimde , ailemle birlikte, aracımızla, Kapıkule, Sofya, Üsküp, Prizren yolunu takiben Kosova'ya varmıştık. Makedonya sınırından, Kosova'ya geçtikten sonra iki yol var, birisi Prishtina tarafına diğeri is Prizren tarafına doğru giden. Akrabalarımız Prizren'de olduğu için bu yolu tercih ettik. Orada olduğumuz gün Ramazan bayramının ilk günü ve çok güzel bir sonbahar günüydü. O dar ve kıvrimlı yoldan Prizren'e doğru ilerlerken, Balkanlar'ın o güzel dağlarında sarı, yeşil, bakır rengi, kahvenin tonlarıyla çok güzel manzaralara şahit olduk.

            Bir yerde durup manzara izlerken , küçük oğlum Deniz'in " Oh be memlekete geldik" diye bağırışını unutamam. Ben bile Türkiye'de dünyaya geldim ama çocuklarımın Kosova sevgisi nedense çok fazla.

            Yolda ilerlerken çocuklar "Baba dur burada bir UÇK anıtı var "dediler, arabayı durdurdum. Aşağıya indik, Sırp saldırısına karşı anıtı bekleyen BM görevlisi iki Türk polis ile karşılaştık. Bulundukları vadiden telefonları çekmediği için henüz aileleri ile bile bayramlaşamamışlardı. Biz de ilk onlarla bayramlaştık. Görevleri bitmek üzereydi ve iki yeni başka ülke vatandaşı, görevli ile nöbet değişimi yaparak bizi Sırp köyü olan Strepçe'ye davet ettiler. Daha o dönemde Kosova belirsizliğini koruyordu ve her an Sırp saldırıları başlayabilirdi. Strepçe köyüne gittik bir kafede oturup Türk kahvesi istedik. Belinde silahlarıyla iki güvenlikçi vardı yanımızda..!!! Polislerimiz bize bu köyde oturan Sırplar'ın, yakındaki müslüman Arnavut Gotovushe köyünden 100 kişiyi öldürdüklerini anlattılar. O sırada oğlum Doruk, yoldan geçen dikkatle bizi izleyenleri göstererek, " Baba bunların hepsi  katil değil mi? " diye soruşu, ne zaman o yöreyi düşünsem aklıma gelir.

              Kahvelerimizi içip yola çıkmak istedik , Türk polisler bizi yemeğe götürmek istediler, ancak götürdükleri restaurant bayram nedeniyle kapalıyımış. Ayrılırken sanki 40 yıllık dostlarından ayrılıyorlarmış gibi yüreklerimiz karşılıklı  burkuldu. Onlara Manisa'dan getirdiğimiz Manisa Mesir Lokumu hediye ettik. Vedalaşarak ayrıldık.

              Prizren'e varınca ilk olarak Türk köyü olan Mamuşa köyüne gittik . Burada bir BM görevlisi Türk birliği vardı. Onlara bayram ziyaretinde bulunduk ve Manisa Mesir lokumu hediye ettik kendilerine. Onlar da bize ikramda bulundular daha sonra karavana yemeğe davet ettiler. Zevkle tekliflerini kabul ettik ve güzel bir sohbetten sonra oradan ayrıldık.

              Korisha köyünde yaşadıklarını bildiğimiz ama daha önce hiç tanışmadığımız akrabalarla tanışmaya gelmişti sıra. Köye girdik, daha önce yeğenimin ziyaretinde çektiği fotoğraflardan bildiğimiz işlemeli bir kapının önünde durduk. Dışarı çıkan bayana kendimizi tanıtmak istedik ama hiçbirimiz Arnavutça bilmiyorduk. Türkçe, İngilizce birşeyler söylemek isterken, o hanım Türkçe konuşmaya başladı ve çok şaşırdık. Daha sonra " Türkçe'yi nereden biliyorsunuz? " diye sorduğumuzda "Ben Prizren'liyim" dedi. Prizrende çoğunluk Türkçe konuşuyor. Bu nedenle, Prizren'liyim demek Türkçe bilirim demek oluyordu. Burada dil konusunda hiç bir sıkıntı çekmezsiniz. Bir çok Türkçe tabela da görebilirsiniz şaşırmayın.

              Bu hanımın adının Vezire olduğunu ve babaannemin, kardeşinin gelini olduğunu öğrendik. Bizi yine akrabalardan Davut'un evine götürdü ve bu aile bizi çok sıcak karşıladı. Vezire teyzenin tercümanlığıyla anlaşırken evin küçük kızı, 8-10 yaşlarındaydı o zaman, Besa "I am speaking English" diye Deniz'in önüne dikildi. Oh dedik kendimizi daha iyi ifade edebileceğimiz için. Ablası Marigona da İngilizceyi güzel biliyordu. Orada bulunduğumuz sürece onların tercümanlığı bizi çok rahatlatmıştı.

             Yugoslavya'nın bölünmesi döneminde çok büyük acılar yaşadı Kosova. Müslüman Arnavutların, Türk'lerin köyleri, evleri, camiileri Sırp'larca yakılıp yıkılmıştı.  Korisha köyü de bu saldırılardan nasibini almış, Sırplar, köyden çok sayıda insanı da katletmiş, evleri yakıp yıkmış. .Bunları anlatıyor bize oradaki akrabalarımızdan Davut. kendisi de bir UÇK'lı olarak onlarla yapılan mücadelede yerini almış. Sırp saldırıları sırasında yanlarına biraz eşya alarak, Arnavutluk'a kaçmış yaşlılar, kadınlar, çocuklar. Nato müdahalesiyle sağlanan güvenliğin ardından köye dönüş yapmışlar. Yakılan yıkılan evlerin yerinde şimdi daha güzel ve modern evler yerini almış. Kosova'ya ilk gidişimde köylerde ilk yapılanın, yeni camiler olması dikkatimi çekmişti.

             Babamın doğduğu köy olan Nerodime köyüne, yanımıza Davut'un bir arkadaşı olan Süleyman'ı alarak gittik.Süleyman bir Türk ve bize tercümanlık yapmıştı. Sora sora en sonunda babamın doğduğu evin kalıntılarını ve bize ait olan genişçe bir araziyi bulduk. Türkiye'ye dönerken babama köyünün çeşmesinden su, doğduğu evin kalıntılarından da bir parça hediye olarak getirdik
     

              PRİZREN



              Prizren, camileri, hamamları, tekkeleri, eski çarşısı, içinden geçen nehrin üzerine yapılmış taş köprüsüyle, tipik bir Osmanlı kenti. Bilindiği gibi, Kosova 1.Murat tarafından fethedilmiş . Tarihsel gelişimi için Bknz. http://tr.wikipedia.org/wiki/Prizren


              Çok uzun yıllar Osmanlının yönetiminde kalması nedeniyle olsa gerek orada o hava hakim. Prizren'in merkezi Şadırvan Meydanı. Burada sürekli suyu akan bir şadırvan , bir meydan ve meydanı çevreleyen kafelerden oluşuyor. Kentin gençleri ve dışarıdan gelen turistler burada dinlenip eğleniyorlar.

              Şadırvandan taş köprüye ilerlerken solda Sinan Paşa Camisi. Cami bir süre restorasyon gördü, şimdi daha görkemli oldu. Yaz kış içinden su akan nehrin üzerindeki kemerli taş köprü de Prizren'in sembolü niteliğinde. Taş köprüyü geçtiğinizde sadece bir minare göreceksiniz,camisi yok. Karşısında da Osmanlı'dan kalmış bir hamam .

       
     İlerlediğinizde eski çarşıya giriyorsunuz, burada çeşitli ürün satan dükkanlar var. En ilginci geleneksel kına gece ve düğün kıyafetleri satan dükkanlar. Size yöresel  bir kına gecesi ve düğünü de anlatacağım aşağıda. Çarşının dar sokakları arasında bir Melami tekkesi bulunuyor.

               Yine şadırvana yakın mesafede Saint George Kilisesi, burası iç savaş sırasında yakılmış ancak daha sonra restore edilmiş bir kilise.

               Osmanlı'nın 1455 te Prizren'e girmelerini takiben yaptırılan ve ilk Osmanlı mimari örneği olan, Namazgah'ta görülmesi gereken yerlerden.


                Namazgahın karşısında bulunan otobüs terminalinden , Kosova'nın her şehrine ucuz bir şekilde ulaşmak mümkün. Tiran ve Üsküp gibi komşu ülkelerin kentlerine de bu terminalden ulaşabilirsiniz.


                Kosova'da gezerken dikkatimi en çok çeken şeylerden birisi, Amerika hayranlığı, her tarafta Ameriken bayrağını bolca görebilirsiniz.



                Kosova, fakir bir ülke ve işsizlik diz boyu. Doğru dürüst bir fabrikası yok, insanlar kısmen esnaflıktan, kısmen topraktan, kısmen de yeni yeni başlayan inşa sürecinde, inşaat işlerinden geçimlerini sağlıyorlar. Özellikle Almanya bazı yatırımlar yapıyor ve insanların gelirleri bir ölçüde artıyor.


                Şehirlerarası yolda ilerlerken Kosova'nın, Avrupa'nın araç çöplüğüne de döndüğüne şahit olacaksınız. Avrupalı bu hurdalarını kendi memleketinde koyacak yer bulamayınca, Kosova onların çöplüğü haline gelmiş.

 



                NE YENİR?  NE İÇİLİR?

                Genelde Kosova'nın köfteleri meşhur yiyecek olarak, kapısında "Qebaptore" yazan köftecilere girdiğinizde size kaç tane köfte istiyorsunuz diye soruyorlar, bizdeki porsiyon usulü orada yok. İstediğiniz kadar sipariş edip, o lezzetli köftenin tadına varıyorsunuz. Tabii ki sadece köfte değil, lezzetli etlerden yapılan ızgaralar da bir harika. Her türlü yiyeceği bulabileceğiniz, içinize sinerek yiyebileceğiniz bir yer Kosova. Yurtdışına yaptığım gezilerde beni en çok düşündüren yemek olmuştur hep. Bir yere oturuyorsunuz, önünüze bir menü getiriyorlar, bakıyorsunuz içinde bilmem ne sosu var. Bu sos acımıdır, tatlımıdır, ekşimidir eğer bilmiyorsanız alın size sürpriz bir yemek. Ama burada öyle bir sıkıntı kesinlikle yok.

     
      Kosova'ya gidipte böreğinin tadına bakmadan dönmenizi kesinlikle tavsiye etmem. Kıymalısı, peynirlisi, patateslisi var ama ben en çok kıymalı olanını beğendim. Herkesin farklı tercihleri tabii ki olabilir. Üstelik Kosova'daki herşeyde olduğu gibi, yiyecekler de çok ucuz.  Her ülkede böyle ucuz zamanlar oluyor, ama bir süre sonra , gelişimleriyle ilintili olarak fiyatlar çok artıyor. En güzel örnek eski doğu bloku ülkeleri, değişim süreci başlangıcında fiyatlar çok ucuzdu ama şimdi Avrupayı geçti. Eğer Kosova'ya gitme planınız varsa elinizi çabuk tutun, çünkü Kosova hızlı bir gelişim içinde.






          Bu lezzetli yiyeceklerden sonra bir kafede Machiato kahvesi   ve Trileçe'nin tadını mutlaka denemelisiniz. Ben Trileçenin adını baya zor öğrendim, akraba çocuklarına "Ya sizin burada bir tatlı varmış adı kraliçemiymiş neymiş" değimde bana çok gülmüşlerdi. İşte o Trileçe ve Machiato olmazsa olmaz ikili. Trileçe, çok hafif, sütlü bir tatlı ve  üç kattan oluşuyor ve adını da buradan alıyor . En altta bisküvi , ortada beyaz bir muhallebi üstte karamelden oluşuyor. Sinan Paşa camisi karşısında bulunan kafede, bu kahve ile trileçenin tadına bakmayı tavsiye ederim.

              Eğer memleket hasreti deyip te canınız Türk çayı içmek isterse, Sinan Paşa Camisinin yanındaki hafif rampa yola dönünce sağda küçük bir kahve var sahibi Sabri benden de selam söyleyin. Orada çaylarını fiyatı içtiğiniz bardak sayısına göre, içtikçe ucuzluyor, böyle bir ilginç uygulaması var Sabri'nin.
       
         
            Kosova Türk'lere vize uygulamıyor ama havaalınında veya sınırda, her yerde olduğu gibi gıcık ve işgüzar bir görevliye denk gelirsenin şecerenizi dahi sorabilir.

             KOSOVA'DA BİR DÜĞÜN

             Akrabalarımızdan, Davut Ahmetaj'ın kızı Marigona'nın düğününe davet edildik. Beni bir amca olarak orada görmekten çok mutlu olacaklarını söylediklerinde, hemen kabul ettim . Eşim ve  kızkardeşim  birlikte Türkiye'den Prizren-Korisha köyünde yaşayan bu akrabalarımıza gittik. Bizi sevinçle karşıladılar. Türk misafirperliği nasıl ise öyle bir misafirperverlik gösterdiler. Onlar her zaman için benim Kosova'daki ailem olarak kalacaklar.

            Gündüz kıza getirilen çeyizler sergileniyor. Bizde genel olarak çeyiz,daha çok ev eşyası ve elde hazırlanan eşyalarrdan oluşur . Ama orada hem kız tarafı, hem erkek tarafının hazırladığı çeyizlerin çoğu giysi, ayakkabı ve de hepsi abiye. Köyde bunu nerede giyecek gelinler diye hep merak ettim doğrusu. Ama daha sonra yeni gelinlerin, misafir karşılama, başka birinin kına gecesi, düğünü gibi yerlerde, bu kıyafetlerini sıkça değiştirdiklerini gördüm. Demek o yüzden bu kadar kıyafete ihtiyaç varmış.

             Kına gecesi kız evinde yapılıyor bizde olduğu gibi. Misafir kadınlar güzel ve yeni evlenmiş gelinler de geleneksel giysilerle katılıyorlar geceye. Kına gecesi yemekli oluyor ve çok yakın erkekler dışında erkek gelmiyor geceye. Geceye katılan kadınların gece boyunca sürekli kıyafet değiştirmesi bana ilginç geldi. Tabii ki gelin adayı ve yeni gelinler de sıkça giysi değiştirdiler. Gece boyunca eğlenip sürekli halay çekiyorlar, geleneksel müzik eşliğinde. Bizdeki gibi tek kişilik oyun yok ama biz de oyunlarına katılınca ,bizim için öyle de oynadılar.






             Kadınlarda kıyafetlerin bu kadar önemli olmasına karşın, erkeklerin kıyafet konusundaki yaklaşımı şaşırtıcı. Hem gelin tarafı, hem de kız almaya gelen damat tarafı erkekleri , kıyafet konusunda hiç te özenli değiller. Günlük giysileri ile katılıyorlar bu serenomiye.

             Ertesi gün kız almaya belki de damat tarafı köyü, olduğu gibi geldi. Tam bir serenomi havası hakimdi, önde bir Arnavutluk bayrağı, arkasında imam ve onunla birlikte nikah memuru, onların arkasında da, oraya özgü zurnası ile 2 zurnacı,  arkalarında da damat tarafı erkekleri geliyor. Biz, gelen misafir erkekleri evin dışında bir yerde karşıladık. Onlara ikramlar yapıldı sohbet edildi. Ben Mehdi Seidju'nun tercümanlığıyla olaylara ortak oldum.


             Bu kez gelinlik giymiş olan gelini, erkek tarafından gelen bayanlar alarak arabaya bindirdiler. Ağzına bir para koydular ve arabanın arkasına aldılar, köyü çıkana kadar arka koltukta oturmadan dikilmek zorundaymış. Sebep te ailesinin bereketini kaçırmamak.

             Burada kız evi oğlan evinde yapılan düğüne gitmiyor. Düğünü oğlan evi kendi arasında yapıyor. Biz de bu geleneğe uyarak, damadın ısrarına rağmen gitmedik. Damadın evinde, maddi güce göre, günlerce sürebiliyor eğlence.





             Düğünün ertesi günü kız evinden, oğlan evine ziyarete gidiyor gençler. Biz de misafir olarak oraya gittik. Orada düğün hala devam ediyordu. Bizi karşıladılar, ikramlarda bulundular , şansımıza damat Salajdin Türkçe bilen bir gençti ve anlaşmamız kolaylaştı.    

                                                                   

                                                                           

                                                Gelinler Türkiye'den gelen misafirleriyle


      ATA TOPRAKLARINDA

            Bu düğünde dedemin yaşadığı o Kashtanyeva köyünün hala var olduğunu , Mehdi Seidju'dan öğrendim. Dönüşte Ferizai'a uğrayıp onunla birlikte köye hareket ettik . Zaman oldukça ilerlemişti ve yollar da çok kötü bir durumdaydı arabayla ilerleme şansımız kalmamıştı. Bir daha özellikle buraya gelmeyi ve orada yaşayan belki de akraba olduğum kişileri bulmayı o gün aklıma koymuştum.

             Bu nedenle 3 ay sonra tekrar Kosova'ya geldim. Prishtina havaalanından, Ferizai'ye bir taksi ile ulaştım. O gece orada geceledim. Ertesi gün Mehdi, Davut ve ben , Mehdi'nin arazi aracıyla , ata topraklarına doğru yola koyulduk. Önce asfalt, sonra toprak, daha sonra da patika gibi bir yoldan ilerleyerek Kashtanyeva'ya vardık.

            Tamamen hayal kırıklığına uğramıştım, çünkü karşımızda sadece yıkık dökük evler, yine aynı durumda bir okul ve camii vardı. Orada yaşayan tek bir kişi bile kalmamıştı.

            Köyün bir mezarlığı vardı, ama mezarlar üzerinde isimlerin yazılı olduğu birşey yoktu, sadece mezar başlarına bir tane taş dikilmiş durumdadaydı. Atalarım burada yatıyorlardı ama hangi mezarda kim , onu bilmem mümkün olmadı. Hayal kırıklığı içinde geriye döndüm.

            Not: Konuyla ilgili "Köklere Seyahat" amatör çekimimi izlemek isteyenler , sağ taraftaki videoların arasından izleyebilirler.


             PRİSHTİNA


     
     Prishtina bildiğiniz gibi Kosova'nın başkenti ve en büyük şehri.  Tek havaalanı Adem Berisha adını taşıyor ve İstanbulda 1,5 saatlik bir uçuşla ulaşılıyor. Eğer Kosova'da birkaç gün geçirecekseniz, buradan bir araç kiralamakta fayda var. Şehre ulaşım taksi ile ve yabancı görürlerse biraz fiyatı yukarıda tutuyorlar. Araç günlük kiraları 30-35 Euro'dan başlıyor, yüksek performanslı arabalar için fiyat gittikçe pahalanıyor.

            Kosova genelde ucuz bir ülke , Prishtina'da da elbette bu ucuzluk var. Yiyecekler konusunu Prizren bölümünde anlatmıştım. Ama buradan aldığımız Long'un (Biberli lor) tadinı da unutmak mümkün değil.

            Burada en önemli tarihi yer, 1. Murat'ın  (Hüdavendigar) türbesi. Bildiğiniz gibi 1. Murat, 1. Kosova savaşı sonunda harp sahasını gezerken ,Miloş isimli bir sırp'ın saldırısıyla hayatını kaybetmiş ve  iç organları gömülmüş ve bir türbe inşa edilmiş.Cesedi ise Bursa'ya götürülmüş ve orada kendi adını taşıyan türbeye defnedilmiştir.
         Daha fazla bilgi için bknz: http://tr.wikipedia.org/wiki/Pri%C5%9Ftine







   

        Prishtina'da da, Prizren gibi
çok sayıda Osmanlı eseri bulunmaktadır.Murat Hüdavendigar Camii, Yaşar Paşa camii, Fatih Sultan Mehmet Han Camii gibi eserler en önemlilerinden.

              Kosova Müzesi, Etnoğrafya Müzesi, Saat Kulesi, Skanderbeg Anıtı, Mother Teresa  Milli Kütüphane, Yenidoğan Anıtı gibi yerler de görülmeye değer yerlerdir.





             Prishtina, Üsküp'e sadece 80 km mesafede bu nedenle, hangisine gelirseniz mutlaka diğerini de ziyaret etmenizi öneririm.

             Kosova'da oteller de ucuz genel olarak, ama yıldız sayısına göre pahalı otelleri de mevcut.
                                                   
                                                                           
                       





DİĞER ŞEHİRLER

             Prizren'den çok uzakta olmayan Yakova ve İpek şehirleri ile Ferizaj, Suvareka da Önemli şehirlerinden. Yakova'da büyükçe bir tekke bulunuyor, duyumlarıma göre burası Bekteşiliğin merkezi olan bir şehirmiş. Orada bulunduğum sırada kapalı olduğundan bu tekkeyi gezip bilgilenemedim. İpek te şirin bir kent , gezilip görülebilecek bir yer. Ferizaj'da da bazı tarihi yerler mevcut.


                                          Ferizaj  
                                         

                                                                 

Ferizaj'ın ünlü istasyonu
                                                                             İpek



                            DİKKAT:
     
            1- Kosova Türk Vatandaşlarına vize uygulamıyor. Ama geliş nedeniniz, kalacağınız yer v.s sorulabilir.
     
            2- Alışverişlerde Euro kullanılıyor.

            3- Barınma, ulaşım ve beslenme oldukça ucuz.

            4- Güvenlik sorunu yok.

            5- Birçok yerde Türkçe konuşan insanlar bulabilirsiniz.

                İyi seyahatlar..






12 Ekim 2013 Cumartesi

ARNAVUTLUK

                                                    
          ATA TOPRAĞI KOSOVA'DAN , ARNAVUTLUK'A


          Temmuz -2012 de Kosova'da  dedemin  köyüne ( Kashtanyeva)  gitmek için yola çıktım. Kosova'ya daha önce bir kaç defa gitmiştim ancak bu dağ köyünün varlığını dahi bilmiyordum.  Orada bulunduğum bir dönemde tanıştığım Mehdi Sejdiu ismindeki, güzel bir İngilizceye sahip olan arkadaşım, bu köyün olduğunu söyleyince çok heyecanlanmıştım . Son gün köye gitmeyi denemiş ama geç kalışımız ve aracımızın mevcut yollara uygun olmaması nedeniyle , köye ulaşamamıştık. Bununla ilgili anılarımı KOSOVA bölümünde daha sonra yazacağım. 


          Arnavut bir anne ve babanın çocuğu olmama rağmen , Arnavut'ça yı bilmiyorum. Dedem 1925 yılında Türkiye'ye göç etmiş ,babam Kosova'da  dünyaya gelmiş, Türkiye'ye göç ettiklerinde babam daha  3 yaşındaymış. Annem de Manisa'da dünyaya gelen bir Arnavut kızı. Bizim çocukluğumuzda kendi aralarında Arnavut'ça konuşurlardı ama bize ne yazık ki öğretmediler. Bu nedenle bir tercümana ihtiyacım oldu hep Kosova ziyaretlerimde. İşte bana tercümanlık yapan Mehdi Sejdiu  Ferizai'de yaşıyor.  


         Prizren'in , Korisha  köyü babaannemin köyüdür. Burada çok uzun yıllar sonra tanıştığımız akrabalarımız yaşıyor. Onlarla daha birkaç yıl önce tanışmıştım, yine dil problemini iki küçük kız çocuğunun İngilizce bilmeleri nedeniyle aşabilmiştik.  Onların adı, Marigona ve Besyona idi. 


          Kosova'ya gelirken önce bir araç kiralayıp Arnavutluk'a gitmeyi planlamıştım ama sınır geçişlerinde sorun olabileceğini söyledikleri için vazgeçtim.  Prizren'den Tiran'a giden bir otobüse binerek yola çıktım. Prizren'den , Tiran'a doğru yeni bir otoyol yapılmış. Daha önce 23-25 saat sürüyormuş Prizren ile Tiran arası. Yolda ilerlerken eski yolu da zaman zaman gördüm, gerçekten kıvrıla kıvrıla o dağ silsilesini aşmaya çalışan bir yol. Şimdi otoyol ile sadece 3 saatte varılıyor Tiran'a . Ama otoyol bile gerçekten görülmeye değer, o sarp dağlar traşlanarak yol açılmış. Gerçekten zor ve pahalı bir iş. Otoyolu yapan firma  Türk firması, finansman ise Amerika Birleşik devletlerinden .


              Arnavutluk'a gezi yapmayı düşünürken ciddi bir araştırma yapmamıştım. Mehdi , Tiran, Kruje, Berat ve Vlora'ya mutlaka gitmemi söyledi. Onun dediklerine uyarak o yerlere gittim, iyi de yapmışım.

                                                      

        TİRAN

  
     
         Prizren'den 3 saatlik yolculuğun sonunda Tiran'a vardık, biletimi gidiş dönüş almıştım, şöför dönüş saatinde bizi bıraktığı yerden alacağını söyledi. Bu sefer her gün var ve istediğiniz bir gün geriye dönüş yapabiliyorsunuz.  Otobüs ve minibüslerle ulaşım oldukça ucuz Kosova ve Arnavutluk'ta.

          Daha önce bir rezervasyon yaptırmadığım için şehrin merkezindeki bir otele gittim  ve otele yerleştim. Arnavutluk'ta tek kişilik bir otel odası 20-30 Euro civarında.


           Tiran'ın oldukça büyük bir meydanı var, adı  Skanderbeg ( İskender Bey)meydanı. Burada Arnavutluk'un, Osmanlıya karşı mücadele vermiş olan, milli kahramanı Skanderbeg'in at üzerinde bir heykeli var meydanın tam ortasında. Sağ tarafında Ethem bey camii ve saat kulesi , karşısında ise Tarih müzesi .  Müze civarında da kafe ve restaurantlar bulunmakta. Restaurantlarında değişik yemekler bulmak mümkün. Kafelerde de fast food bulunuyor.


          Öncelikle tarih müzesini ziyaret ettim. Burada Arnavutluk'un tarihi süreci anlatılıyor. Osmanlıların hakimiyetine geçişi, Krallık ilanı daha sonra ise Cumhuriyet kurulması. Bunlar anlatılırken,  sosyalist döneme ilişkin hiç bir iz, emare yoktu müzede. Enver Hoca'dan hiç bahsedilmiyordu. Üstelik müzenin girişinin üzerindeki resim, sosyalist  devrimi canlandıran bir görüntü. Ben bunu gençliğimde "Halkın Kurtuluşu "gazetesinin köşesinden hatırlıyorum. 


            Arnavutluk'taki insanlar Enver Hoca'yı sevmiyorlar. Daha sonra anlatacağım Kruje'ye gittiğimde oradan üzerinde Enver Hoca'nın resmi olan bir fincanı almak istediğimde, "Neden alıyorsun "diye sordular. Ben de Enver Hoca'yı severim dedim. Bir adamı gösterdiler "Burada sadece onu seven tek kişi bu" dediler. Adamı çağırdılar ve benimle tanıştırdılar. 




             Tiran'da çok tarihi mekanlar yok. Ziyaret edilebilecek mekanlar, Skanderbeg kalesi, meydanı ve heykeli, Ethem Bey camii, Saat kulesi, Tarih müzesi, bazı kiliseler ve birkaç müze. Çok sıkışık bir trafiği var, tam curcuna. Küçücük Yunan adalarında çok sayıda kiralık araç firması varken burada sadece birkaç tane mevcut. Zar zor bir araç bulabildim ertesi gün için, görevliyle anlaştık sabah 09.00 da gelip arabayı alacağım. Saatinde gittim, adam kem küm etti, bana kiraladıkları aracı başkasına vermişler ve başka araç yokmuş. Çok kızmama ve söylenmeme rağmen, çaresiz otele döndüm. Otel görevlilerine Berat'a gitmek istediğimi nasıl ulaşabileceğimi sordum. Bir taksiye binip terminale gitmemi oradan Berat otobüsüne binerek ulaşabileceğimi söylediler.


     



      Bir taksi tutup terminale gitmesini istedim. Arnavutlukta İngilizce bilen insan çok az. Adriyatik kıyılarında İtalyanca bilen Arnavutlar var. Şansıma taksi şöförü biraz İngilizce biliyordu. Terminale ilerlerken " Kruje'ya kaça gidersin "diye sordum, 50 Euro dedi. Sonunda  20 Euro ya anlaştık. Yönümüzü değiştirip Kruje' yoluna koyulduk.

Skanderbeg Heykeli ve ben        
                                                                                 

            KRUJE   (AKÇAHİSAR)



             Kruje, Tiran'ın kuzeyinde 20-55 km mesafede , yüksekte Adriyatik'e bakan şirin, küçük bir şehir. Şehir sırtını yüksek bir dağa yaslamış.  Çevresi sarp kayalıklardan oluşan bir kalesi ve içinde gözetleme kulesi, kalenin içinde Osmanlı mimarisiyle yapılmış birkaç bina ile bir de müzesi var. Kalenin içindeki, Skenderbeg Müzesi, yine bir tarih müzesi. Arnavut'ların Osmanlı'ya  karşı verdiği mücadeleyi anlatan resim ve rölyeflerden oluşmuş, savaş süreci ve Osmanlıların ilerlemelerini gösteren haritalardan oluşuyor.


             Skanderbeg, mücadelesinin merkezi olarak bu kaleyi kullanmış. Taksi şöförü, Skanderbeg'in gözetleme kulesine çıkarak etrafa baktığını anlatıyor bana. 

            Osmanlılar burayı 1478 yılında 4. kuşatmadan sonra ele geçirebilmiş. Müzedeki belgeler,  burada mücadelenin, savaşın  ne kadar büyük olduğunu çok güzel anlatıyor. 1906 da başlayan isyan hareketi , 1912 de Arnavutluk'un bağımsızlığıyla sonuçlanmış.




         


       Turistik bir yer olması nedeniyle, resturant, kafe ve turistik eşya satan dükkanlar oldukça çok miktarda. Buradan hatıra eşyalar almak mümkün , özellikle ev yapımı şarap ve rakıları denemeye değer. 

             Orada genel bir gezinti yaptıktan sonra tekrar taksimize binip, Tiran'a geri döndük. Taksi şöförü, otobüslerin çok yerde durduğunu bu nedenle minibüse binmemin daha iyi olacağını söyledi. Tiran'dan bir minübüse binerek Berat'a doğru yola çıktık. Arnavutluk'ta yollar pek iyi değil, bir hayli sarsılarak Berat'a vardık. 
     
                                                          
                                                         





Kruje tarihi çarşısı

                                                             



                                                                         Kaleden şehrin görünümü ve ben
                                          
          
               BERAT







     Berat'ta otellerin hepsi doluydu ve o saatten sonra da başka bir şehire ulaşım için toplu taşım aracı da yoktu.Demirel'in meşhur bir sözü vardır "Demokrasilerde çare tükenmez" diyeBen de öyle deyip yer aramaya başladım. Burada ev pansiyonculuğu yapan kişiler var, bisikletle dolaşıp turistlere evlerinde daha uygun fiyatta kalmayı teklif eden. Dil olarak tarzanca anlaştık. Birisinin Osmanlı mimarisinde yapılmış evine bir geceliğine misafir oldum 20 Euro karşılığında. Sabah kahvaltımı da odama getirdiler, güleç yüzlü insanlardı.






         Berat yapıları itibariyle tipik bir Osmanlı şehri. Osmanlı yine 1444 yılında 1. Murat döneminde burayı ele geçirmiş. Ahmet Kurt Paşa uzun yıllar burayı yönetmiş . Şehirde, Ahmet Kurt paşanın yaptırmış olduğu Paşa Sarayı, bir Halveti tekkesi, karşısında da Padişah Camii var. Bunlar aynı avlu içinde yer almakta.







       Şehrin girişinde " Bekarlar Camii "bulunmakta. Bu cami ismini  şehri 24 saat bekleyen  erkek savunuculardan almış.  Bu erkekler hiç evlenmezler, sürekli şehrini girişinde kenti korur ve orada yaşarlarmış. 

   
     Şehrin merkezinde yine Osmanlı'lardan kalma "Paşa Sarayı " var, Berat'ı ve o bölgeyi yöneten Osmanlı paşalarının ikamet ettiği.  Bu saray şimdi bakımsız bir halde bulunmakta.
  
        Yine şehrin merkezinde,Osmanlılar'ın, Arnavutluğa ilk geldiği dönemde, müslümanlığı kabul eden ve adını Ahmet olarak değiştiren Arnavut lordunun yaptırmış olduğu, Önder Camii bulunmakta. Evliya çelebi Seyahatnamesinde bu camiiden söz eder. Ahmet Paşa bu caminin çevresine medrese, pazar, hamam gibi yapılar yapmasına karşın şu anda sadece camii ayakta kalmış. 




         Kentin en yüksek tepesinde , içinde hala insanların yaşadığı bir kalesi var, çok iyi korunmuş bir kale. Osmanlı'ya karşı direnişin yapıldığı ve zor zaptedilecek bir kale. Dar sokakları ve içinde hala insanların ikamet ettiği taş evleri ve  bir kilisesi mevcut. Kenti yüksekten panoromik olarak buradan görmek gerçekten çok güzel.






     



     İçinden nehir geçen şirin bir kent Berat. Nehrin üzerinde Osmanlı dönemimde yapılmış ve iyi korunmuş bir taş köprü var. Evliya Çelebi Seyahatnamesinde bu taş köprüden de söz eder.  Bir bölümünde kendimi Safranbolu'da zannettim, tipik  Osmanlı evleri var. 






         Berat'ın bir üniversitesi var, binayı görünce kendimi Washington'da parlamento sarayı karşısında zannettim. Çok heybetli bir bina, böyle bir mimariyi neden tercih ettiklerini de doğrusu merak ettim. 


           Berat, Arnavutluğa gitmeyi planlayanların mutlaka görmesi gereken bir kent.

     
            
         VLORA



             Berat'tan bir minibüse binerek , Vlora'ya doğru yola çıktım.  Önce çok kötü bir yoldan Fier'e vardık. Yol üzerinde çok sayıda Petrol kuyuları gördüm  ama  sanırım bunlar çok eski ve kullanım dışı kalmış. 



            Bir de Arnavutluk'ta çok sayıda bunkerler (koruganlar) dikkatimi  çekti. Daha sonra öğrendime göre  sayısı 6.000.000 tane imiş ve Enver hoca döneminde dışarıdan gelebilecek saldırılara karşı önlem olması amacıyla yaptırılmış. Nüfusun da bu arada 2.000.000 kişi olduğunu söylememiz gerek. Bu bunkerler içine 2 kişi alabilecek boyutta ve Arnavutluk'un her tarafına dağılmış vaziyette inşa edilmiş, yönleri Adriyatik'e doğru bakıyor.



                                                                        
      
  

   
         Fier'den tekrar başka bir otobüse binerek Vlora'ya vardım. Burası Adriyatik kıyısında güzel bir şehir. Tam bit tatil kenti. Plansız gitmem nedeniyle , taksiyle giderken yol üzerinde bir otelin önünde durup , otele giriş yaptım. Otelden deniz manzarası bir harikaydı. 

Vlora ,1912 de Osmanlıdan bağımsızlığını ilk ilan eden Arnavut şehri ünvanına sahip.

          


         O gece otelin restaurantında balık -rakı yapmak istedim. Dil konusu burada gerçekten büyük sorun. Menüde taze veya pişirilmiş sebze yazıyordu. Ben salata istedim , onlar kabak ve patlıcanları doğrayıp bir tabağa koyup getirmişler. Derdimi anlatmaya çalışırken bir bayan geldi ve düzgün bir ingilizce ile yardımcı olabileceğini söyledi. Ben de ona yeşil salata istediğimi söyledim . O da onlara anlatırken, ben Türkçe birşeyler söylemişim ki, o bayan dönüp" Türkmüsünüz" dedi. Kendimi tanıttım , o da kendini tanıttı. Adı Meral eşinin adı Valon.  Eşiyle Almanyada çalışan bir Arnavut kızıymış, tatil için gelmişler buraya . Babası önce Prizren'den, Türkiye'ye göç etmiş, sonra tekrar geri dönüp Almanya'da yaşamaya başlamış. Evlerinde hep Türkçe konuşulmuş, o yüzden biliyordu Türkçe'yi. Bu arada levrek balığı sipariş ettim , Çupra geldi.. Ama gerçekten de çok güzel bir çupraydı. Yerel rakısını da deneyerek akşam yemeğimi tamamladım. 

      
         Adriyatik gerçekten pırıl pırıl bir deniz. Derinlikler bile gözle görülüyor. Sabah kahvaltıdan sonra denize girip eşyalarımı toplamaya başlayacaktım. Tiran'da , Prizren otobüsüne yetişmem gerekiyordu. O aile ( Meral ve Valon ) de Prizren'e gidiyormuş, bana beraber gitmeyi teklif ettiler. Böyle bir teklife kim hayır diyebilirdi ki, memuniyetle kabul ettim. Güzel sohbetlerle dolu olan yolculuktan sonra Prizren'e vardık. 

          Ertesi gün Prishtina Adem Jashari havaalanına gidip Türkiye'ye döndüm.
         
                                                     Otelin Plajında


  

Kosova' daki akraba çocukları ile


                                                                         DİKKAT



                      1- Arnavutluk Türk'lere vize uygulamıyor.


                      2- Arnavutluk'ta tatil yapmak , diğer Adriyatik ülkelerine göre daha ucuz.


                      3- Dil sorunu ile karşılaşabilirsiniz.


                      4- Yolları kötü ve buna rağmen Arnavutlar çok hızlı araç kullanıyorlar. Kiralık araç düşünürseniz, bir daha düşünün.


                       

                   Ayrıca , bu gezimin amatör kameramla yaptığım çekimin kısa filmini de aşağıdaki linkten izleyebilirsiniz.
                                             http://www.youtube.com/watch?v=tZMGUeMP-Kk