13 Aralık 2015 Pazar

YUNANİSTAN - ATİNA

     (ARAYA GİREN TANZANYA SEYAHATİ YAZILARIM NEDENİYLE EKSİK KALAN YUNANİSTAN YAZILARIMA DEVAM EDİYORUM)


    Meteora'dan sonra şimdiki hedefimiz Atina. Bu yol yaklaşık 280 km. Otoyola kadar olan Meteora ve Lamia arası oldukça kötü bir yol. Otoyola varınca daha iyi seyahat şartlarıyla Atinaya varıyoruz. Otelimizi bulup yerleşiyoruz ve zaman kazanmak için hemen kendimizi sokağa atıyoruz. Otelimizin bulunduğu yer Psiri semti. Daha önce bazı ülkelerde Best Western otellerinde kalmıştık ve internet üzerinden rezervasyon yaparken fiyatı ve adı nedeniyle burasını tercih etmiştim.


     Bu bölge, İzmir'liler veya İzmir'i tanıyanlar bilirler, Basmane semtinin arka sokakları gibi. Sokaklar olağanüstü pis, yollar ve kaldırımlar bakımsız. Burası kozmopolit bir şehir ve çoğunluğu mültecilerin yaşadığı ve ticaret yaptıkları bir bölge Psiri. Sokak aralarında güpegündüz uyuşturucu kullananları görmeniz mümkün.




     Yolda ilerlerken bir et ve balık haline girdik. Burada et bize göre çok ucuz. Kuzu eti 4 Euro, Hamsi balığı 2 Euro. Dünyanın en pahalı akaryakıtının yanında, sözde tarım ve hayvancılık ülkesi olmamıza rağmen, en pahalı etini de yiyoruz.

     Yunanlı dostlarımız kızmasınlar ama, Atina'yı görmeden önce burasını bir Avrupa kenti olarak hayal ediyorduk ama sokaklarda ilerledikçe tam bir hayal kırıklığına dönüştü.


    Kentin, hilafsız bütün duvarları yazılarla dolu, bu sadece Atina'ya özgü değil diğer şehirlerde de bunu gördük. Hatta trafik levhaları da yazıyla kaplanmış durumda olduğu için yönümüzü bulmakta zorluk yaşadık. Bu görüntü kirliliği olağanüstü bir iticilik katmış Atina'ya.


     Otelden yürüyerek Monastraki meydanına varıyoruz. Burada bir metro istasyonu var ve gece gündüz yoğun bir kalabalık bulunuyor bu meydanda.





     Meydanın hemen sağında müze olarak kullanılan bir cami ve yanında da Hadrian kütüphanesi var.
   


     Bugünkü asıl hedefimiz Akroplolis'e çıkmak ve burası yüksek bir tepe üzerinde bulunduğu için bu sıcakta oraya ulaşmak oldukça yorucu. Burada bir mini tren görüyoruz  bu trenle Akroplolis te dahil olmak üzere kentin önemli tarihi yerlerini gezmek mümkün. Ayrıca indi -bindi yapan tur otobüsleri ile de bu turu yapabilirsiniz.



     Bu tren ile önce Plaka Semti'nin dar sokaklarında ilerleyerek Akropolis'e ulaşıyoruz. Yaklaşık yarım saatlik bir sürede burayı dolaşıyoruz. Atina'nın bu en ünlü yeri bile bana göre Efes'in yanından bile geçemez ama yaptıkları reklamlar, pazarlamalar sayesinde oldukça çok turist çekiyor burası.
















    Akropolis'ten Atina manzaraları :














































 




















     Aynı mini trene binerek gezimize devam ediyoruz. Atina'nın ziyaret edilecek yerlerinden birisi de Parlamento Sarayı. Özellikle sarayın önündeki nöbetçilerin gösterisi oldukça ilginç.




       Atina'da ilk akşam yemeğimizi, buradaki canlı Yunan müziğini dinleyerek, Plaka semtinde yedik. Tam bir turistik bölge ve her şey tam manasıyla curcuna ve yediğimiz yemeklerden hiç memnun kalmadık. Ancak isteğimizi  bizi kırmadan kabul ederek Yedikule şarkısının Yunanca versiyonunu çaldılar.


     Ertesi akşam, gündüz gezerken keşfettiğim Gazi'deki Keramikos metro istasyonu civarında bulunan, Sardelles/Butcher Restaurant'ta (19 Persefonis, Gazi) ev yapımı şarap eşliğinde harika bir yemek yedik. Akşam yemekleri için kalabalığın olduğu yerleri değil daha çok ara mekanları tercih etmenizi öneririm.



       Bu restorandaki bir garson Atina'nın ünlü tatlısı Galaktaboureko ( bizdeki Laz böreği) yu illa ki denememizi ve bunu en güzel yapan yerin yerini tarif etti. Burası Omonia İstasyonu civarında bir yer. Orayı arayıp bulduk, adamlar dükkanı kapatıyorlardı bizi beklediler. Bir baklava ve bir galaktoboureko siparişi verdik. Baklava bizim baklavalardan güzl değildi ama, Laz böreği harikaydı. Yolunuz düşerse tavsiye ederim






       PİREUS:



      Atina merkeze 15 dakika mesafedeki Pire (Pireus) ye de yine metro ulaşımıyla geldik. Burası da Atina'nın içi gibi oldukça pis, Atina'nın dünyaya açıldığı bu liman kentinin bu kadar bakımsız olması doğrusu bizi şaşırttı. Yine kötü yollar ve kaldırımlar, çok sayıda hırpani kıyafetli insanlar ve parklarda da Suriyeli mülteciler yerlerde yatıyorlar.








      İnsan şunu düşünmeden edemiyor, Avrupa Birliği neden Yunanistan'ı almış ta Türkiye'yi almamış birliğe??? Tabii bu sayfanın sınırları bu tartışmayı kapsamaya yetecek büyüklükte değil diyelim ve devam edelim.



      Pire limanında çok sayıda yolcu ve ticaret gemisi bulunuyor. Yolcu gemilerinden büyük kapasiteli olanlar buraya turist taşırken, daha küçük yolcu gemileri ise daha ziyade adalara sefer yapıyorlar. Zamanımız yeterli olmadığı için buradan yapabileceğimiz bir kaç ada ziyaretini de yapamadık.






 

    Sıcak havada bir soluklanalım diye, liman karşısındaki barlardan birine oturup dinleniyoruz. Şimdi yolumuz tekrar Atina.











     Yarın yolumuz Selanik'e, orada görüşmek üzere...


                                               İYİ YOLCULUKLAR
   

        Yunanistan seyahatimizin Selanik bölümünü okumak için tıklayınız..











4 Aralık 2015 Cuma

TANZANYA - SAFARİ 2. BÖLÜM

    14.11.2015…..TARANGİRE….

     Sabah kahvaltıdan sonra Safari firmasından 4*4 Toyota ile gelip beni otelden alıyorlar. İki ayrı adresten bir İspanyol kız ile babası ve bir Hollandalı çifti de değişik adreslerden alıp Tarangire’ye doğru yola çıkıyoruz. Şehirden çıkmadan, büyük bir markette duruyoruz içecek ve meyva vs. alıyoruz,  herkese günde 1.5 lt. su var şirketten..))))

     Safarimiz 5 gün sürecek sırasıyla Tarangire, Serengeti, Ngorongoro ve Lake Manyara ulusal parklarına gideceğiz. Safarinin bitiminde Zanzibar Adası'nın beyaz kumsallarında safari yorgunluunu atacağım.




    Resimde safari aracımız, şoför ve rehberimiz Amani ve Hollandalı kız ile.















       Yol üzerinde bulunan yerleşimlerden geçerken aynı yoksulluğu görmek mümkün. Çok nadiren "bakımlı" birini görebiliyorsunuz, resimdeki gibi.









     Yollar asfalt ve güzel. Yollarda çok sayıda çoban ve sürülere rastlıyoruz. Kurak bir mevsim olmasından dolayı büyük baş hayvanlar çok cılız ama küçük başlar pek öyle değil. Kuzeye doğru ilerledikçe otlar yeşermeye başlıyor ve hayvanlar da daha besili hale geliyor.



     Tarangire Milli parkı girişinde şoförümüz giriş işlemlerini hallediyor. Tarangire Fillerin mekanı. Burada çok fil görmeyi umut diyoruz. Milli parka girişle birlikte asfalt yolların yerini toprak yollar alıyor. Sarsıla sarsıla ilerlerken, şoföre; “Bu doğal masaj mı? “diye soruyorum , o da gülerek ” Bunun adı Afrika masajı “ diyor. Daha fazlasını Serengeti’de yaşayacakmışız, epey taş düşüreceğiz böbreklerimizden.))



















     Kapıda giriş için beklerken, okullarından hayvanları tanımaları için getirilen Tanzanya'lı öğrenciler ile yine aileleri tarafından safariye getirilmiş beyaz çocukları da gördüm. Büyüklerin bir cesaret edemediği safaride bu çocukları görmek ilginç geldi bana. Ailelerine bravo diyorum sadece.





      Giriş kapısında ve gezdiğimiz diğer yerlerde de bu heybetli ağaçtan çok sayıda gördük. Rehberimiz birkaç bin yıllık olduğunu söyledi bu ağaçların.










    Ve safari başlıyor.... Ne o bir anda tek boynuzu kırılmış bir impala görüyor ve heyecanla kameralarımıza yapışıyoruz, ne de olsa ilk heyecan . Biraz daha ilerleyince uzakta Zebra ve Öküzbaşlı Antiloplar'ı ve İmpala'ları görüyoruz. Uzaktan onları yakalamaya çalışıyoruz. Daha ilerleyince bir Fil sürüsü var yine uzakta.







 

    İlerledikçe  Fillerle, Zebralarla, Öküzbaşlı Antiloplarla neredeyse akraba olacağız, aracımızın yakınına kadar geliyorlar. Filler yoldaki çamur birikintilerini hortumlarıyla üzerlerine fışkırtıp serinlemeye çalışıyorlar.







    Hava çok sıcak olmaya başladı. Zebralar ve Antiloplar bize umursamazca bakıyorlar. Artık vahşi yaşama alışmaya başladık galiba, her şey doğal gelmeye başladı. Demek ki onlar da insana ve araçlara alışmışlar. Ama hiçbir araç yoldan bir hayvan geçerken yola devam etmiyor, onlara kendi yaşam alanlarında rahatsız edecek bir davranışta bulunmuyor.





     Tarangire’de hayvanlar öncelikli, insanlar ikincil ve zaten biz onların evinde misafiriz.













     Öğle arası bir piknik alanında mola veriyoruz ve hazırlanmış olan kumanyalarımızı yemeğe başlıyoruz. Kumanyada, bir parça kızarmış tavuk, ekmek, meyve suyu, kek, yumurta var, pek fena olmayan bir kumanya bu.









     Etrafımızda çok sayıda öğrenci de var, okulları tarafından safariye getirilen, bize ilgiyle bakıyorlar. Onlarla selamlaşıp fotoğraflarını çekiyorum, mutlu görünüyorlar.













     Piknik alanında bulunan maymunlar insanlara çok alışkın, bazen insanların yiyeceklerini ellerinden kapıyorlar.










     Burada ilk günde Tanzanya dili Swahili’yi sökmeye başladım..))) , Hakuna Matata ; Herşey yolunda, Pole Pole; Yavaş Yavaş, Jambo; Merhaba, Mambo; Nasılsın, Sitaki: İstemiyorum.


      Tekrar yola koyuluyoruz, sarsıla sarsıla ilerlerken, ileride 4*4 ler durmuş ve içindekiler heyecanlı görünüyor. Yanlarına geliyoruz, aşağıda bir dere ve içinde bir Aslan yavaş yavaş ilerideki İmpala’ya doğru ilerliyor. Herkes pür dikkat ben de olayı kamerama kaydediyorum. Belki ileride bir belgesel TV yayınında görürsünüz)))))) Bu arada İmpala Aslanı fark edip derenin karşı tarafına çıkıp gözden kayboluyor. Aslan da yavaş adımlarla bir ağaç gölgesine gidip uzanıyor. Biz de yola devam ediyoruz.






      Yolda bol miktarda İmpala, Öküz başlı antilop, Zebra, Yabani domuz, Kartal ve Fil görerek safariye devam ediyoruz.





























     Gece kalacağımız Panoroma kampa geliyoruz. Daha önce buraya seyahat edenlerin yazılarında okuduğumdan daha iyi bir kamp burası. Çadırda değil, betondan yapılmış çadır şeklindeki yerlerde kalacağız. Odada iki yatak var ve yataklar taştan yapılmış sedirler üzerine konulmuş. Türkiye’den gelirken uyku tulumu getirmiştim, yatakta onun içinde uyuyacağım.







      Burada mutfak yemekhane ve kafe var, yemeğimizi orada yiyeceğiz. Aşçımız Bob bize akşam yemeği hazırlamış. Burada tertemiz tuvaletler ve banyo mevcut. Önce bir banyo yaparak günün toz toprağından kurtulup odada dinlenirken bu yazıyı yazmaya devam ediyorum. Şimdi sırada akşam yemeği molası var.









     Akşam yemeğimizde sebze çorbası, pilav, etli türlü, mayonezli salata ve meyva var. Hepsi biribirinden lezzetli, aşçımızın eline sağlık. Geceye Afrika müziği ve dansları eşliğinde devam ederken, ben odama gidip sizin için bu satırları anında yazmaya devam ediyorum.Resimde aşçımız Bob.












 
     Burada çektiğim video kayıtlarından oluşturduğum film ;







     Yarın yolumuz Serengeti’ye…….

      Not:

      1- Tabii ki çektiğim resimler bu kadar değil ama önemli gördüklerimi sadece burada paylaşabiliyorum.
      2- Yazıların bitiminde buralara seyahat edecekler için faydalı olacak bilgileri de paylaşacağım.
      3- Soracağınız sorularınız olursa, yorum kısmından sorabilirsiniz

               Tanzanya seyahatimizin 3. bölümü için tıklayınız..

28 Kasım 2015 Cumartesi

TANZANYA - ZANZİBAR


       18.11.2015  …. ZANZİBAR

       Sabah oteldeki kahvaltıyı takiben, Amani’nin aracıyla Kilimanjaro havaalanına gitmek üzere saat: 08.00 de yola çıktık. Uçağın kalkmasına 2 saat var ve yolumuz sadece 41 km. Zaman zaman uyarmama rağmen Amani çok yavaş gidiyor ve havaalanına vardığımızda saat 09.20 ve check-in bitmiş. Çok sinirleniyorum tabii ki Amani’ye. Şimdi çaresiz 5 saat sonraki uçağı beklemek zorundayım. Tabii ki Zanzibar ile ilgili hazırlamış olduğum program da böylece aksaklıkla başlayacak. Buradaki bir kafeye oturup zamanımı değerlendirmek için günlüğü yazmaya devam ediyorum.

     Burada yaşam onların deyimiyle, POLE POLE, yani yavaş yavaş. Çok umarsız yaşıyorlar, geç kalmışlar, iş olmamış o zaman da yine onların deyimiyle HAKUNA MATATA, yani her şey yolunda, dert edilecek durum yok.


     Nihayet Zanzibar’a uçma zamanı. Havaalanında aprondan uçağa yürüyerek gidiyoruz. Precision havayollarından aldığım biletle 50 kişilik pervaneli bir uçak ile uçacağız. Daha küçük 5-10 kişilik uçaklar da burada kullanılıyor burada. Uçaktan Kilimanjaro dağının fotoğrafını çekmek istiyorum ama hava bulutlu ve buna imkan yok. 




      Yaklaşık 1 saat 10 dakika sonra Zanzibar havaalanına iniyoruz. Bir taksi ile şehir merkezi Stone Town’da rezervasyon yaptığım otele doğru gidiyorum. Aman allahım ne o pislik her taraf leş gibi kokuyor, sadece bir yer değil şehir tamamen kötü bir koku içinde. Yolların kenarlarında çöp yığınları toplanmış yan tarafında da yiyecek satıyorlar.








    Burası Arusha’dan çok daha pis ve yoksuluk diz boyu burada da. Bura halkının büyük çoğunluğu Müslüman, sözüm ona Müslümanlık temizlik demekmiş.









    Nihayet booking.com dan rezervasyon yaptığım Warere House Hotele varıyorum, otelin girişinde kötü bir nem kokusu var. Öncelikle odamı görmek istiyorum, gösterdikleri oda çok nemli ve çok kötü küf kokuyor. Başka oda istiyorum, fark istiyorlar ve  booking.com’ a şikayet edeceğimi söyleyince başka bir oda veriyorlar, burası diğerinden hallice.


       Zaten akşam oldu bile, buraya gelinceye kadar. Burasıyla ilgili yazılardan Manson Restoran’ın iyi olduğunu okumuştum ve oraya gittim. Ne sipariş edeyim diye düşünürken, yan masada oturanlardan yardım istedim, birisi karışık balık tabağı önerdi. Bizim mercan balığına benzeyen bir balık parçası, ton balığı parçası ve kılıç balığı parçasından oluşuyordu. Lezzetli bir yemek oldu, buranın yerli cini eşliğinde.




      Gece parkta kurulmuş olan ve açıkta satılan yiyeceklere oldukça ilgi var. Sadece buranın halkı değil yabancılar da ilgi gösteriyor buraya. Ama ben dışarıda bir şey yemeye cesaret edemedim. Sıcaktan insanlar kendini sahile atmış serinlemeye çalışıyorlar, oldukça sıcak bir gece.






      Gece her tarafım alerji olmuş olarak uyandım, yediklerimden mi yoksa bu ortamdan mı bilmiyorum, sabahı zor ettim.

     Sabah uyuruk bir kahvaltı menüsü vardı sadece biraz meyveyi içeren, daha iyi yiyecekler ise ekstra. Otelden ayrılmaya karar verdim oysa 2 gün kalmayı planlamıştım. Ödeme yapıyorum kart ile ödemede %5 ekstra istiyorlar. İçmediğim 2 şişe bira parası istiyorlar. Biraz bağırarak ve kendilerini şikayet edeceğimi söyleyerek ve eşyalarımı geçici olarak orada bırakarak çıkıyorum.



        Şehri gezmeye başlıyorum ama koku dayanılacak gibi değil doğrusu. Buna rağmen ısrarla gezmeye çalışıyorum belki bir daha görmeyeceğim buralarını. Önce balık haline giriyorum burası otele yakın bir yerde, içerisi epeyce ağır kokuyor ama ben balık seyretmesini çok severim, dayanıyorum kokuya.




     Limanın hemen yakınında Old Dispansery var, görkemli bir bina aslında ama bakımsız durumda şimdi. Bir çok görkemli bina var aslında ama hepsi çok bakımsız.



























    Deniz kıyısından ilerlerken, gençler aralarında dans edip şakalaşıyor ve bazıları da kendini denize atıyor. Mutlu görünüyor buradaki insanlar.











      Burada kapılar çok ilginç, hepsi birer sanat eseri. Demek ki bir zamanlar burası zengin ve bakımlı bir şehirmiş.









    



    Çok az da olsa bakımlı ve güzel binalar da var.










      İlerledikçe bana yine bir şeyler oluyor, hafiften baş dönmesi ve mide bulantısı. Lanet olsun sabah kahvaltısında yediğim, belki de iyi yıkanmamış meyveler yüzünden.






     Stone Town’da büyük bir hastane var, önünde de bekleşen insanlar. Görüntü hiç de iç açıcı değil, insanlar yerler uzanmış belki de sıra bekliyorlar.










     Köle ticareti döneminde köle satışının yapıldığı “ Old Slave Market”e geliyorum. Burası müze olarak kullanılıyor. Bir binanın bodrum katında izbe iki oda içinde bulunuyormuş köleler, çok kısa bir süre için olsa bile kalınacak gibi değil, ruhum sıkılıyor. Üst katı da otel gibi kullanılıyor.







    

    Aynı bahçede bulunan kilise ise oldukça bakımlı.















   Müslüman bir ada olan Zanzibar’ da camiler dökülüyor. Resimdeki en bakımlısı...









    Artık dayanamayacağım bir yandan şehrin o kötü kokusu, diğer yandan mide bulantısı beni çok zorluyor. Bir taksiciyle anlaşıyorum önce otelden eşyalarımı alıp Jambiani’ye doğru yola çıkıyoruz. Hem bozuk yolların sarsıntısı, hem de hala süren o kötü kokuya artık dayanamıyor ve aracı birkaç kez durdurup kusuyorum.


     Nihayet Jambiani de kalacağım Jambiani Beach Hotel’e varıyorum. Tek isteğim biraz uzanıp dinlenmek. Burası gerçekten çok güzel bir yer her taraf pırıl pırıl. Hemen Hint Okyanusu önünde bembeyaz kumları olan upuzun bir plaj üzerinde yer alıyor.




      Kaldığım oda















      Odamda uzunca bir süre dinlendikten sonra kendime geliyorum. Kalkıp denize doğru yürüyorum ne göreyim deniz ta uzaklara kaçmış. Bir kaç kadın çekilen deniz üzerinde bir şeyler topluyor.








       İnsanların denizden topladıkları deniz canlıları ve yosunlar


        Sabah deniz manzarası da bu


       Aslında Stone Town’da 2 gece kalmayı, bir gün Baharat, Slave cave ve Prison İsland turu planlamıştım ama orada kalmaya dayanamayınca bu program da gündemimden çıktı. Ama iyi de yapmışım, safari sırasında oldukça yorulmuştum burası bana çok iyi geldi. Denize giriyorum ve gölgeleniyorum çünkü güneş çok yakıcı burada ekvatora yakın olduğumuzdan güneş ışınları dik geliyor. Sahibinin çok şeker çocuğuyla da şakalaşıyorum.


     Jambiani!den kareler;




































     Odamda da dinlenirken bu serüveni de yavaş yavaş (pole pole) yazmaya devam ediyorum.
Artık bugün bu seyahattaki son günüm. Beni buraya getiren taksici telefon numarasını vermişti onu aradılar ve geldi. Sabah saat 10.00 da oteli terkediyorum, uçağım ise gece 04.00 te Dar Es Salam’dan. 18 saati nasıl geçireceğim bakalım.


      Önce Kizimkizi’ya gidiyoruz. Burası turistlerin yunus balıklarıyla birlikte yüzdükleri bir yer. Oraya gitmeme rağmen bu tura katılmamaya karar verdim. Çünkü çok enteresan gelmedi bana. 


     Orada balıkçıların yeni getirdikleri avları olan ilginç ve büyük okyanus balıklarını izledim. Yanıma gelen “ fırlama” bir tip ha babam bana anlattı durdu bir çok şeyi. Danimarkalı karısını, buradaki yoksulluğu, buradaki Müslümanlığı v.s. çok zor kurtuldum bu delikanlıdan.







     Bu arada oraya gelen Araplar vardı, misyonerlik faaliyeti yaptıklarını söyledi o genç, bize Arapça dua öğretiyorlar ama ben ne dediklerini anlamıyorum ki diyor. Ben de ona sen “light”  Müslümansın diyorum evet derken gülüyor. Orada bulunan eski bir cami var oraya gidiyoruz bizim misyonerler camide uzanmış uyuyorlar.)))






      Buradan sonra kırmızı maymunlarıyla ünlü ünlü Jambocho milli parkına gidiyoruz şoförüm Cemal ile. Rehber eşliğinde geziyoruz birkaç maymun, tırtıl ve sincap görerek turu tamamlıyoruz. Safariden sonra burası çok komik oldu doğrusu.








      Saat daha 14.00 çok zamanım var var daha. İnternetten Priecision havayollarından yine bilet ayırtmıştım ama vakit olduğu için feribotla gitmeyi planladım. Bilet sırası bana geldiğinde bugün için bilet kalmadığını söyledi görevli. Eğer uçak biletinde de sorun çıkarsa yandı gülüm keten helva, adadan karşıya geçemeyeceğim ve uçağı da kaçıracağım. Doğruca havaalanına gittik, hemen acentaya uğradım, neyse ki sorun yokmuş. Bileti aldım şimdi işim havaalanlarında vakit geçirmek.






      Yaklaşık 20 dakikalık uçuşla Dar Es Salam havaalanına varıyoruz ve saat 18.00. Türkiye’ye uçağımın kalkmasına 10 saat var bakalım nasıl geçecek bu kadar zaman. Havaalanında bulunan Flamingo kafe’ye çıkarak bir vodka-portakal içerken bu satırlara devam ediyorum.






     Zanzibar ile kısa değerlendirmem şöyle ;

     Stone Town'ı görmezseniz bir şey kaybetmiş olmazsınız. Zanzibar yazıldığı gibi ucuz bir tropikal ada değil. İğrenç oteller için bile yüksek fiyatlar istiyorlar. Yemekleri de hiç ucuz değil, örneğin aynı balık tabağını Türkiye’de daha güzel bir mekanda daha ucuza yiyebilirsiniz. Meyvelerı için bir şey söyleyemem çünkü iki denememde de bağırsaklarım bozuldu. Yalnız Jambiani gerçekten görülesi bir yer. Diğer gördüğüm yerler de çok sıradan ve çok özellikli yerler değil. Bence beğenenler “yoğurdum ekşi” dememek için bunu söylüyorlar.

                                                              GİDECEKLERE İYİ YOLCULUKLAR