27 Ağustos 2015 Perşembe

YUNANİSTAN - KAVALA

                                                                                                                                AĞUSTOS 2015

   Önceki yıllarda Yunanistan’ın Selanik ve Kavala şehirlerinde ve birçok adasında bulunmuştum. Bu yıl aracımızla Dikili’den yola çıkarak Dedeağaç (Alexandrapoli), Kavala, Thassos adası, Meteora ve Atina’ya kadar gidip, Selanik, Serez ( Serres), Drama, İskeçe ( Xanti) ve Gümülcine (Komotini)’yi ziyaret ederek toplam 2860 km. yol alarak, geriye döndük.




       Öncelikle Yunanistan’a kendi aracıyla gitmeyi düşünenler için öncelikle faydalı olabilecek bilgiler verelim;

1         -  Yunanistan Türk vatandaşlarına yeşil pasaport hariç vize uyguluyor, sınırdan dönmemek için vize almalısınız.
2        -    İpsala gümrük kapısından çıkacaksanız, sınırdaki Türk Turing Kurumundan “Uluslararası Ehliyet” almanız gerekiyor. Bunun için ehliyetiniz, iki adet resim ve 425 TL. para gerekiyor, İki ülke arasında böyle bir anlaşma varmış. Tabii ki bu durum bu kuruma iyi para kazandırıyor. Merak ediyorum bu kurum ne işe yarar?  Ben yıllarca yurt dışında araç kullandım ehliyetim hiç sorun yaratmadı. Kapıkule’den çıkarsanız Bulgaristan bu ehliyeti istemiyor.
3        -   Aracın ruhsat sahibinin araç içerisinde olması veya noterden vekaletnameli birisinin araç içinde olması gerekiyor. Şirket araçları için mutlaka vekalet bulunması ve vekalet sahibini de araç içinde olması gerekiyor. Bunlara dikkat etmezseniz, sınırda saatlerce bu işleri halletmek için zaman harcarsınız.
4        -   Aracın mutlaka “Yeşil Sigortası” olması gerekiyor. Bunu sigortacınızdan temin edebildiğiniz gibi, yine sınırdaki Türk Turing Kurumundan da temin edebilirsiniz. Bu sigorta kaza durumunda karşı aracı güvene alan bir sigorta, sizin aracınız için yurt dışı ek sigorta almanız gerekiyor istenirse.
5        -   Ve her çıkışta alınan 15 TL. değerindeki yurtdışı çıkış harcı.

      Biz bunlara hazır olduğumuz için sınırda pek vakit kaybetmeden geçtik.



       Yunanistan’daki ilk durağımız Dedeağaç oldu. Dedeağaç küçük bir şehir çok fazla turistik bir yer değil. Bir limanı, deniz kıyısında bir kafeler zinciri, dükkanları ve simgesi olan bir saat kulesi var. Burada bir kafede oturup dinlendik. Garson kız Yunanlı olmasına karşın bizimle Türkçe konuştu. Zaten İskeçe'den kuzeye Türk sınırına doğru, Türk ve Müslüman izleri ve ağırlığı görülüyor.






       Oradan yola çıkarak Kavala’ya vardık. İzmir - Kavala arası 460 km. Kavala, bence gördüğüm en güzel Yunan kenti. Limanı, Kalesi, Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın doğduğu ev müzesi ve imareti, Pargalı İbrahim'in yaptırdığı su kemeri ve camisi ve eski şehir hem ilgi çekiçi, hem de temiz ve bakımlı. Kalenin üzerinden Kavala’nın manzarası oldukça güzel.









       Kaleye giden dar yolda ilerlerken bir kadın aracımızın plakasına bakıp, Türkçe “ Hoş geldiniz, nerelisiniz?” diye sordu. Kendisi de mübadelede Samsun’dan gelen bir ailenin çocuğuymuş. Bu bayan arabamıza park için bir yer gösterdi, ki park yeri bulmak çok zor o dar yollarda, yardımcı oldu sağ olsun.







      Gezimiz boyunca Yunan insanından sempatik yaklaşımlar gördük.








      Kavala'nın en büyük tarihi şahsiyeti elbette Mehmet Ali Paşa. Yunan'lılar paşaya Osmanlı paşası olduğu için değil, Osmanlıya başkaldıran şahsiyet olarak ilgi gösteriyorlar. Bilindiği gibi, Kavalalı Mehmet Ali Paşa Mısır valisiyken Osmanlıya isyan edip, Mısır'ın bağımsızlığını ilan etmişti.





























      Kavala'lının doğduğu ev klasik bir Osmanlı evi, içinde haremlik, selamlık, çalışma odası, misafir odası, mutfak, banyo ve tuvalet gibi bölümler var ve oldukça iyi korunmuş. Evin önünde Kavala'lının ege denizine dönük at üzerinde bir heykeli ve onun da karşısında bir katedral bulunuyor. Ev şimdi bir müze ve bahçesi kafe olarak kullanılıyor. Bahçenin alt kısmında bir mezar var ve bu mezar Kavala'lının annesine ait.



     Tavsiyem bu kafede değil araç parkının hemen altındaki kafeyi tercih etmeniz çünkü manzarası bir harika.













      Kavalalı Mehmet Ali Paşa İmareti, şimdi otel ve restoran olarak kullanılıyor. İmaretin neden tarihi bir değer olarak kullanılmadığını görünce biraz şaşırdık doğrusu, hele ülkelerinin gelirinde turizmin önemli bir yeri olması ve Türk’lerin son yıllarda Yunanistan’a seyahat konusundaki artışlar söz konusu olduğunu da düşününce.






    Burada ki bir başka ünlü Osmanlı sadrazamı Pargalı İbrahim'in yaptırdığı su kemeri ve camii de bulunuyor. Kemer güzelliğini korurken, camii şimdi St. Nicholas Kilisesi, minaresi de çan kulesi olarak kullanılıyor ve hemen liman girişinde bulunuyor.










     Eski Kavala'da (Kale altı) bulunan Halil bey camisi ise kiliseye çevrilmemiş ama minaresi yıkılmış. Yunanistan'ın genel olarak güney bölgelerinde bulunan bütün camilerin minareleri yıkılmış ve genelde kiliseye çevrilmiş.










     Kavala’da Oceanis Otelde kaldık, burası eski bir otel olmasına karşın temiz sayılabilir ve fiyatı da en uygun otel. Burada iki gece liman manzaralı bir odada kaldık. Kapalı otoparkı da mevcut ama, daracık parkta aracınız bir zarar vermeden, park edebilmek için epey usta şoför olmanız gerekir.








     Kavala'nın belki de Mehmet Ali Paşa ve Pargalı İbrahim Paşa’dan sonraki bir başka ünlüsü de kurabiyesi. Bu kurabiyeyi de en iyi yapan yer otelin girişinin hemen solundaki pastane ve hediyelik kurabiyelerinizi buradan alabilirsiniz.








      Akşam otel resepsiyon görevlisinin tavsiyesiyle bir restorana gittik. Burası deniz ürünleri veya etten oluşan mezeleriyle ünlüymüş ve biz deniz ürünlerini tercih ettik ama pek memnun olduğumuzu söyleyemem.













       Tabii ki bunların yanına yakışan içki uzo ve bizim rakı tadına yakın Barbayani uzosunu tercih ettim. Daha sonra gittiğim her restoranda Barbayani dediğimde kafalarını hafifçe çevirip gülümsüyorlardı, nedenini pek anlamadım..)) Barbayaninin de yeşil ve mavi olanı var, mavisi daha sert, tercihinizi bu yönde yapabilirsiniz.










                                                İYİ SEYAHATLER






İTALYA - ROMA (P. GÜVEN)


       Gezimizin ilk günü Roma’yla başladık. Roma’ yı gezmek için sadece bir günümüz vardı  ve maalesef bu süre Roma’ yı gezmek için yeterli  değil. Tavsiyem bireysel olarak gidilip her yerinin ayrıntılı gezilmesi.  Ya da turla gidecek olanların Roma’ ya en az iki gün ayıran turları tercih etmeleri de fayda var. Vaktimiz kısıtlı  olduğu için müzelere girecek fırsatı  bulamadık. Hızlı bir şehir turu yaptık.
      İlk durağımız Vatikan’ daki San Pietro Katedrali oldu. Katedralin içine askılı kıyafetle ya da şortla girilmiyor. Gitmek isteyenler buna dikkat etmeli. Hıristiyanlığın en büyük katedrali olduğu için de  görülmesi önemli. Ama girişte uzun bir sıra oluyor.  Giriş burada ücretsiz.

      Vatikan:



       Roma’ da İtalyan görmek mümkün değil her yer turist.
       Vatikan turumuzun ardından Roma şehir merkezinde duraklarımız sırasıyla Colesseum, Piazza Venezia, Aşk Çeşmesi, İspanyol Merdivenleri. Aşk Çeşmesi  2 yıl sürecek  bir restorasyona girmiş ve bu yüzden para atamadık bozukluklarımız cebimizde kaldı J
       İspanyol merdivenlerinde oturacak yer bulmak bile çok zor oldu. Colessseum’ a girmek için de uzun   bir sırayı beklemek gerekiyor.



       Piazza Venezia İtalya’nın en güzel meydanlarından biri. Burada yer alan Vittorio Emanuele II Abidesi’ ne İtalyanlar Beyaz Pasta ismini takmışlar. Binayı pek beğenmiyorlar. Nedenini anlamış değilim bence gayet güzel bir yapı.

      Beyaz Pasta denilen abide:



        Roma’ dan dondurma yemeden ayrılmamak gerekiyor gerçekten çok lezzetli. Hediyelik eşya bulunabilecek uygun pazar ve dükkanlar var. İtalyan sinemasına ilgi duyanlar burada önemli filmlerin afişlerini ve resimlerini bulabilirler. Roma’ ya özgü şeyleri  buradan alın diğer şehirlerde bulurum nasıl olsa dediğim şeyleri  bir daha görmedim. Almadığıma da üzüldüm.



       Gidecek olanlara şimdiden iyi seyahatler diliyorum.           

11 Ağustos 2015 Salı

KAZAKİSTAN - AKMOLA ALJİR KAMPI MÜZESİ



      Türkiye dışında en uzun süreler bulunduğum ülke Kazakistan. Burada firma kurup iş yapmıştım. Şimdi senede bir buraya geliyorum ve özellikle Astana'yı tanımakta güçlük çekiyorum. O kadar hızlı büyüyor ki beni gerçekten çok şaşırtıyor bu durum.




 

    Bu yıl (2015) da Kazakistan'a gelmeden iki gün önce bir gazetede, ALJİR KAMPI MÜZESİ ile ilgili bir yazı okudum ve araştırdım.










     Aljir Müzesi, Astana'dan yaklaşık 37 km. mesafedeki Akmol köyünde bulunuyor. Bu köy adını  başkent Astana'nın da içinde bulunduğu Akmola eyaletinden alıyor veya eyalet bu köyden.

     Buraya gitmeyi düşünenler için bir ulaşım versiyonu; Astana Mega Center'ın çapraz köşesinden Akmol'a giden dolmuş taksilerden birine binip, 300 tg.( yaklaşık 4 TL.) ödeyerek Akmol'a varıyorsunuz. Aljir Müzesi, Akmol köyünün tam girişinde bulunuyor. Dönüşüm yolda el kaldırarak durdurduğum bir otomobil ile oldu. Bu kez biraz daha pahalı oldu 500 tg.))) (yaklaşık 7 TL.). Kazakistan'da petrol ucuz olduğundan ulaşım da ucuz.



      Gelelim Aljir'in hikayesine;





       1937 Ağustos ayında Stalin muhalifleri, eşleri ve çocukları, "Stalin" adı verilen yük vagonlarına doldurularak, uzun ve zor şartlarda süren bir tren yolculuğundan sonra sağ kalanlar, Kazakistan'a getiriliyorlar.  Bu yolculuğun sonunda erkekler Karlag adı verilen Karaganda'daki kampa, kadınlar ve çocukları da Akmola'daki Aljir kampına gönderiliyor.






     Kadın mahkumlar, eşlerinin vatan hainliği ile suçlanmaları nedeniyle bu kampa gönderiliyorlar. Burada insanlık dışı davranışlar, işkenceler ve tecavüzlerle süren bir yaşam başlıyor onlar için. 1938 Ocak ayında faaliyete geçen bu kampta 62 ulustan 17 bin kadın mahkum yaşam mücadelesi veriyor.








      Kadınlar ve çocukları bu kampta duvarları kerpiçten ve üstü kamışlarla örtülü barakalarda, üst üste bir arada yaşamaya mecbur bırakılıyor.












      Saçları traş edilen kadınlar, gündüzleri tarlalarda ve geceleri bu barakalarda askerlere elbise dikerek günlerini geçiriyorlar.








     Kocaları ile ilgili hazırlanan metinler imza atmayan kadınları uzun ayaklı sandalyelere ayakları yere basmayacak biçimde 10 - 12 saat oturtuyorlar ve çatlayan ayak damarları dayanılması güç ağrılara sebep oluyor. Bu ve benzeri işkencelerle devam eden bir yaşam süreci oluyor onlara.


    Sürgün sırasında hamile veya küçük çocuğu olan kadınlar 5 ile 8 yıl arası süren bu hayatta çocukları ile -40 derecelere varan hava şartlarında bu hücrelerde yaşıyorlardı. 3 yaşına gelen çocuklar annelerinden alınarak, Karaganda'da bulunan Karlag kampındaki çocuk evlerine gönderiliyorlar. Çocukları çoğu buradaki zorlu kış şartlarına ve hastalıklara dayanamayarak hayatlarını kaybediyorlar. Kışın ölen çocuklar bahara kadar bidonlar içinde saklanıyor ve bahar geldiğinde de toplu mezara gömülüyorlar.



      Bu kampta ünlü ses sanatçıları, ressamlar, yazarlar va şairler de bulunuyordu. Devlet sanatçısı Lidya Ruslanova, kamp müdürünün kendisine şarkı söylemesini istemesi üzerine "Özgür olmayan sanatçılar şarkı söyleyemez" diyerek teklifi reddeder ve Ruslanova başka bir hapishaneye gönderilir.












   

     Başta Sovyetler Birliği halklarında olmak üzere, Polonya, Almanya, Kore, Gürcü, Azeri, Litvanya ve Ukrayna'lı kadınların bulunduğu bu kamp 1953 yılında Stalin'in ölümüyle kapatılıyor.


                                                             Keder Kapısı önünde Kazak çocuklarla.

       Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev'in talimatı ile 31 Mayıs " Siyasi Kurbanları Anma Günü " ilan ediliyor ve kampın bulunduğu bu alana bir müze inşa ediliyor. Kampın açılışının 70. yıl dönümünde açılan müzeye "Keder Kapısı" adı verilen bir de anıt dikiliyor.






    Kampın girişine da Gürcü, Azeri,Alman, Polonya, Litvanya, Ukrayna ve Kore devletleri tarafından dikilen ve olayı anlatan anıt taşlar bulunuyor.

















   Kampta hayatını kaybedenlerin ise, siyah mermer duvar üzerine yazılmış.













     Bir resmimiz de bahçede derin derin düşünen kadın heykelinin yanında bir Kazak kızıyla.












   


   Son resim de bana meraklı gözlerle bakan Akmol köyünde yaşayan bu Rus çocuk olsun.











                                                  İYİ SEYAHATLER

10 Ağustos 2015 Pazartesi

JAPONYA - NAGOYA

     

       Japonya'daki en son gezdiğimiz yer Nagoya şehri oldu. Kyoto'dan yine hızlı tren Shinkansen ile kısa bir yolculuktan sonra Nagoya'ya vardık. Aslında Japan Rail Pass'larımız Nazomi trenini kapsamıyor olmasına rağmen yanlışlıkla bu trene binmişiz. Bu tren en hızlısı diğer trenlere göre ve sadece büyük istasyonlarda duruyor. Kontrol görevlisi biletlerimizi sorunca Rail Pass'larımızı gösterdik. Görevli çok nazik bir biçimde burada geçmediğini söyledi. Biz bir cezalı bilet uygulaması beklerken, zaten neredeyse Nagoya'ya varmıştık, görevli gülerek iyi günler diledi.



       Nagoya'da ilk gecemizde Sakae semtine gittik. Burası restoranları ve gece eğlencesiyle ünlü bir yer. Sokaklara kurulmuş sahnelerde şarkı söyleyen gençler ve onları dinleyerek eğlenen bir çok insan vardı burada.







     Belki Sakae'nin sembolü olmuş olan bu TV kulesi de ayrı bir güzellik katıyor bu semte.




















      Burada ilginç giysileri içerisinde Japon gençlerini görmek mümkün. Anime'den etkilenmişler, giysileri ve saç şekilleri ile ilginç görüntü oluşturuyorlar.



      Yemek yiyecek bir yerler bakınırken, bir dönerci gördük sahibi bir Türk ve o da bizi görünce önce bir merhabalaştık. Biraz ilerledik ve orada yemek yemeğe karar verdik ama sadece tavuk döneri varmış ve vazgeçtik. Bize kendin pişir kendin ye tarzında bir yeri tarif etti oraya gittik.



       Orada masada bir elektrikli mangal vardı, istediğiniz bir eti sipariş veriyorsunuz ve kendiniz pişiriyorsunuz. Kapalı bir ortam olmasına karşın, dumanı içeriye çeken bir sistem yapmışlar, biraz olsun et kokusunu duymuyorsunuz. Adamlar yapıyor ya..









      Uzunca masada yanımızda bulunan Japon kızlarıyla beraber fotoğraf çektirdik. Japonlar böyle tekliflere memnun oluyorlar ve hep gülümsüyorlar.








   



     Nagoya'da ikinci günümüzde, Toyota otomobillerinin üretim  yapıldığı ve çok büyük bir alana yayılmış olan fabrikasının bir bölümünü gezdik. Nagoya, Toyota ile simgeleşmiş bir kent Japonya'da. Buraya her gün belli sayıda ziyaretçi kabul ediyorlar. Bunun için önceden rezervasyon yapmak gerekiyor. Yine Japon arkadaşım Takheshi'nin, biz gelmeden önce, yaptığı rezervasyonla burasını ve otomobil üretimi prosesini yerinde görme şansımız oldu.

      Bir rehber eşliğinde yaklaşık 20 kişilik bir gurupla bu geziyi yaptık. Öncelikle otomobilin saç aksamı (Karoser) imalatının yapımını gördük. Tamamen otomatik olarak robotlarca yapılıyor bu imalat. Daha sonra sırasıyla diğer imalatları gezdik ve inceledik. Orada çalışan Japonlar de tıpkı robot gibiydiler. Bir tanesi bile başını kaldırıp bize doğru bakmadı bile. Tamamen işlerine konsantre bir şekilde çalışıyorlardı. Resim çekmek yasak olduğu için buradan bir görüntü alamadık.







      Fabrikanın müze ve teşhir salonunu da gezdik. Müze kısmında, Toyoto'nun kurucusu Toyoda ve fabrikanın gelişim süreci anlatılıyordu.








        Teşhir salonunda ise son model araçları sergileniyordu. Biz de bu araçlarla en azından fotoğraf çekilmeyi ihmal etmedik.





















      Akşamında ise yine ABD'deki dil kursu arkadaşım Hayato ve arkadaşı ile buluşup keyifli bir akşam geçirme şansımız oldu.










      Hayato'nun da ısrarıyla 3. gün Nagoya Kalesi'ne gittik. Aslında daha önce gezdiğimiz şehirlerde yeterince kale gördüğümüz için buraya gitmeyi düşünmüyorduk. Çünkü aşağı yukarı hepsi birbirine benziyor. Aynı şekilde tapınaklar da böyle.





















     Artık Tokyo'ya dönme zamanı, bugün yine Takeshi'nin bizim için aldığı biletlerle Kabuki Tiyatrosu'ndaki  oyuna yetişmemiz gerekiyor.


      Evet Tokyo'yu iki ayrı bölümde yazmıştım. Artık Japonya seyahati yazılarımın sonuna geldik. Japonya'ya seyahat edeceklere bir nebze katkımız olduysa ne mutlu bize.

                                        HEPİNİZE JAPONYA'YA İYİ SEYAHATLER DİLERİM