TANZANYA - ZANZİBAR

Kasım 2015

Sabah oteldeki kahvaltıyı takiben, Amani’nin aracıyla Kilimanjaro havaalanına gitmek üzere saat: 08.00 de yola çıkıyoruz. Uçağın kalkmasına 2 saat var ve yolumuz sadece 41 km. Zaman zaman uyarmama rağmen Amani çok yavaş gidiyor ve havaalanına vardığımızda saat 09.20 ve check-in bitmiş. Çok sinirleniyorum tabii ki Amani’ye. Şimdi çaresiz 5 saat sonraki uçağı beklemek zorundayım. Tabii ki Zanzibar ile ilgili hazırlamış olduğum program da böylece aksaklıkla başlayacak. Buradaki bir kafeye oturup zamanımı değerlendirmek için günlüğü yazmaya devam ediyorum.

     Burada yaşam onların deyimiyle, Pole Pole, yani yavaş yavaş. Çok umarsız yaşıyorlar, geç kalmışlar, iş olmamış o zaman da yine onların deyimiyle Hakuna Matata, yani her şey yolunda, dert edilecek durum yok.


Nihayet Zanzibar’a uçma zamanı. Havaalanında aprondan uçağa yürüyerek gidiyoruz. Precision havayollarından aldığım biletle 50 kişilik pervaneli bir uçak ile uçacağız. Daha küçük 5-10 kişilik uçaklar da burada kullanılıyor burada. Uçaktan Kilimanjaro dağının fotoğrafını çekmek istiyorum ama hava bulutlu ve buna imkan yok. 



Yaklaşık 1 saat 10 dakika sonra Zanzibar havaalanına iniyoruz. Bir taksi ile şehir merkezi Stone Town’da rezervasyon yaptığım otele doğru gidiyorum. Aman allahım ne o pislik her taraf leş gibi kokuyor, sadece bir yer değil şehir tamamen kötü bir koku içinde. Yolların kenarlarında çöp yığınları toplanmış yan tarafında da yiyecek satıyorlar.


Burası Arusha’dan çok daha pis ve yoksuluk diz boyu burada da. Burada yaşayanların büyük çoğunluğu Müslüman, sözüm ona Müslümanlık temizlik demekmiş.

Nihayet booking.com'dan rezervasyon yaptığım Warere House Hotele varıyorum, otelin girişinde kötü bir nem kokusu var. Öncelikle odamı görmek istiyorum, gösterdikleri oda çok nemli ve çok kötü küf kokuyor. Başka oda istiyorum, fark istiyorlar ve  booking.com’ a şikayet edeceğimi söyleyince başka bir oda veriyorlar, burası diğerinden hallice.


Zaten akşam oldu bile, buraya gelinceye kadar. Burasıyla ilgili yazılardan Manson Restoran’ın iyi olduğunu okumuştum ve oraya gidiyorum. Ne sipariş edeyim diye düşünürken, yan masada oturan iki İngiliz kadından yardım istiyorum ve birisi karışık balık tabağı öneriyor. Tabak, bizim mercan balığına benzeyen bir balık parçası, ton balığı parçası ve kılıç balığı parçasından oluşuyordu. Buranın yerli cini eşliğinde, lezzetli bir akşam yemeği oluyor


Gece parkta kurulmuş olan ve açıkta satılan yiyeceklere oldukça ilgi var. Sadece buranın halkı değil yabancılar da ilgi gösteriyor buraya. Ama ben dışarıda bir şey yemeye cesaret edemiyorum. Sıcaktan insanlar kendini sahile atmış serinlemeye çalışıyorlar ve oldukça sıcak bir gece.

Gece her tarafım alerji olmuş olarak uyanıyorum, yediklerimden mi yoksa bu ortamdan mı bilmiyorum, sabahı zor ediyorum.

 
Sabah uyuruk bir kahvaltı menüsü vardı sadece biraz meyveyi içeren, daha iyi yiyecekler ise ekstra. Otelden ayrılmaya karar veriyorum oysa 2 gün kalmayı planlamıştım burada. Ödeme yapıyorum kart ile ödemede %5 ekstra istiyorlar. İçmediğim 2 şişe bira parası istiyorlar. Biraz bağırarak ve kendilerini şikayet edeceğimi söyleyerek ve eşyalarımı geçici olarak orada bırakarak çıkıyorum.


Şehri gezmeye başlıyorum ama koku dayanılacak gibi değil doğrusu. Buna rağmen ısrarla gezmeye çalışıyorum belki bir daha görmeyeceğim buralarını. Önce balık haline giriyorum burası otele yakın bir yerde, içerisi epeyce ağır kokuyor ama ben balık seyretmesini çok severim, dayanıyorum kokuya.


Limanın hemen yakınında Old Dispansery bulunuyor, görkemli bir bina aslında ama bakımsız durumda şimdi. Burada  çok sayıda görkemli bina var aslında ama hepsi çok bakımsız.



Deniz kıyısından ilerlerken, gençler kendi aralarında dans edip şakalaşıyor ve bazıları da kendini denize atıyor. Mutlu görünüyor buradaki insanlar.


Burada kapılar çok ilginç, hepsi birer sanat eseri. Demek ki bir zamanlar burası zengin ve bakımlı bir şehirmiş.


Çok az da olsa bakımlı ve güzel binalar da var.  

İlerledikçe bana yine bir şeyler oluyor, hafiften baş dönmesi ve mide bulantısı. Lanet olsun sabah kahvaltısında yediğim, belki de iyi yıkanmamış meyveler yüzünden. Oysa daha sonraki uzak doğu seyahatimde de aynı şey başıma gelince, gerek Serengetide, gerekse burada yediğim papaya meyvesinin tansiyonumu yükseltmesi nedeniyle böyle bir durumla karşılaşmış olduğumu anlıyorum. Bir daha asla papaya yemek yok.


Stone Town’da büyük bir hastane bulunuyor ve  önünde de bekleşen insanlar. Görüntü hiç de iç açıcı değil, insanlar yerler uzanmış  sıranın kendilerine gelmesini bekliyorlar.



Köle ticareti döneminde köle satışının yapıldığı “Old Slave Market”e geliyorum. Burası müze olarak kullanılıyor. Bir binanın bodrum katında izbe iki oda içinde bulunuyormuş köleler, çok kısa bir süre için olsa bile kalınacak gibi değil, ruhum sıkılıyor. Üst katı da otel gibi kullanılıyor, insanlar burada nasıl kalabiliyorsa.


Aynı bahçede bulunan kilise ise oldukça bakımlı.


   Halkı genelde Müslüman bir ada olan Zanzibar’ da camiler resmendökülüyor. Resimdeki en bakımlısı...

Artık dayanamayacağım bir yandan şehrin o kötü kokusu, diğer yandan mide bulantısı beni çok zorluyor. Bir taksiciyle anlaşıyorum önce otelden eşyalarımı alıp Jambiani’ye doğru yola çıkıyoruz. Hem bozuk yolların sarsıntısı, hem de hala süren o kötü kokuya artık dayanamıyor ve aracı birkaç kez durdurup kusuyorum.


Nihayet Jambiani de kalacağım Jambiani Beach Hotel’e varıyorum. Tek isteğim biraz uzanıp dinlenmek. Burası gerçekten çok güzel bir yer her taraf pırıl pırıl. Hemen Hint Okyanusu önünde bembeyaz kumları olan upuzun bir plaj üzerinde yer alıyor.


Kaldığım oda



Odamda uzunca bir süre dinlendikten sonra kendime geliyorum. Kalkıp denize doğru yürüyorum ne göreyim deniz ta uzaklara kaçmış. Bir kaç kadın çekilen deniz üzerinde bir şeyler topluyor.


İnsanların denizden topladıkları deniz canlıları ve yosunlar


Sabah deniz tekrar kıyıya ulaşıyor ve manzarası da böyle oluyor.


Aslında Stone Town’da 2 gece kalmayı, bir gün Baharat, Slave Cave ve Prison İsland turu planlamıştım ama orada kalmaya dayanamayınca bu program da gündemimden çıktı. Ama iyi de yapmışım, safari sırasında oldukça yorulmuştum burası bana çok iyi geliyor. Denize giriyorum ve gölgeleniyorum çünkü güneş çok yakıcı burada ekvatora yakın olduğumuzdan güneş ışınları dik geliyor. Sahibinin çok şeker çocuğuyla da şakalaşıyorum.

Jambiani'den kareler;





Odamda da dinlenirken bu serüveni de yavaş yavaş (pole pole) yazmaya devam ediyorum.
Artık bugün bu seyahattaki son günüm. Beni buraya getiren taksici telefon numarasını vermişti onu arıyor görevliler ve geliyor. Sabah saat 10.00 da oteli terkediyorum, uçağım ise gece 04.00 te Dar Es Salam’dan. 18 saati nasıl geçireceğim bakalım.


Önce Kizimkizi’ya gidiyoruz. Burası turistlerin yunus balıklarıyla birlikte yüzdükleri bir yer. Oraya gitmeme rağmen bu tura katılmamaya karar verdim. Çok ilginç gelmiyor bana, çünkü balığa denk gelirsek yüzeceğiz birlikte.


Orada balıkçıların yeni getirdikleri avları olan ilginç ve büyük okyanus balıklarını izliyorum. Yanıma gelen “fırlama” bir tip ha babam bana anlatıp duruyor bir çok şeyi. Danimarkalı karısını, buradaki yoksulluğu, buradaki Müslümanlığı v.s. çok zor kurtuluyorum bu delikanlıdan.


Bu arada oraya gelen Araplar bulunuyordu orada, o genç misyonerlik faaliyeti yaptıklarını söylüyor. Bize Arapça dua öğretiyorlar ama ben ne dediklerini anlamıyorum ki diyor. Ben de ona sen “light” Müslümansın diyorum evet derken gülüyor. Orada bulunan eski bir cami var oraya gidiyoruz Arap misyonerler camide uzanmış uyuyorlar. :)


Buradan sonra kırmızı maymunlarıyla ünlü Jambocho milli parkına gidiyoruz şoförüm Cemal ile. Rehber eşliğinde geziyoruz birkaç maymun, tırtıl ve sincap görerek turu tamamlıyoruz. Safariden sonra burası çok komik oluyor doğrusu.

Saat daha 14.00 çok zamanım var var daha. İnternetten Priecision havayollarından yine bilet ayırtmıştım ama vakit olduğu için feribotla gitmeyi planlamıştım. Bilet sırası bana geldiğinde bugün için bilet kalmadığını söylüyor görevli. Eğer uçak biletinde de sorun çıkarsa yandı gülüm keten helva,.Adadan karşıya geçemeyeceğim ve Türkiye'ye döneceğim uçağı da kaçıracağım. Doğruca havaalanına gidiyoruz, hemen acentaya uğruyorum bilet için, neyse ki sorun yokmuş. Bileti alıyorum, şimdi işim havaalanlarında vakit geçirmek.



Yaklaşık 20 dakikalık uçuşla Dar Es Salam havaalanına varıyoruz ve saat 18.00. Türkiye’ye uçağımın kalkmasına 10 saat var bakalım nasıl geçecek bu kadar zaman. Havaalanında bulunan Flamingo kafeye çıkarak bir yandan vodka-portakal içerken bu satırlara devam ediyorum.

Zanzibar ile kısa değerlendirmem şöyle ;

Stone Town'ı görmezseniz bir şey kaybetmiş olmazsınız. Zanzibar yazıldığı gibi ucuz bir tropikal ada değil. İğrenç oteller için bile yüksek fiyatlar istiyorlar. Yemekleri de hiç ucuz değil, örneğin aynı balık tabağını Türkiye’de daha güzel bir mekanda daha ucuza yiyebilirsiniz. Yalnız Jambiani gerçekten görülesi bir yer. Diğer gördüğüm yerler de çok sıradan ve çok özellikli yerler değil. Bence beğenenler “yoğurdum ekşi” dememek için bunu söylüyorlar.

Tanzanya ile ilgili GENEL ve FAYDALI BİLGİLER yazımı okumak için tıklayınız..


                                                              GİDECEKLERE İYİ YOLCULUKLAR

TANZANYA SAFARİ - NGORONGO

Kasım 2015


Sabah yine saat 05.30 da kalkış ve 06.00 da yola çıkış var bugün. Gece çok yağmur yağdı ve ilk kez yağmurlu bir havada geceyi çadırda geçiriyorum. Doğrusu rahatsızlığıma rağmen, pek de keyifli oluyormuş bu durum. Havanın en soğuk olduğu kamp burası çünkü 3500 m. yüksekte ve krateri tepeden görüyor, ( krater 2500 m.) ama gece hiç de soğuk olmuyor okuduklarımın aksine.




Bu günün programı Ngorongoro krater turu ama benim pek niyetim yok hala kendimi toparlayamadım. Benim için fotoğraf çekmeleri için makinamı İspanyol’a veriyorum çünkü adamın iki adet değişik lensli makinaları var belli ki profesyonel. Buradaki fotoğraflar onun çektikleri.




Kahvaltının ardından çadırıma istirahate çekilip, bu satırları yazmaya başlıyorum;
Ngorongo krateri ilk kez milyonlarca yıl önce harekete geçmiş. Daha sonra farklı zaman aralıklarıyla püskürmüş ve şimdiki son halinde 8292 m2. lik bir krater. Burada yine vahşi yaşam koruma altında.


    



Kratere gidenler geriye dönüyor ve öğle yemeğini takiben tekrar yola çıkıyoruz, bugünkü hedefimiz ilk kaldığımız Panorama kampı. Kampa varışta İspanyol kız ve babası ile Hollandalı kız ekipten ayrılıyor. Şimdi ekip 4 kişiye düşüyor.


Son akşam yemeği bu sefer daha iyi kalitede, sanırım Bob bahşiş miktarını artırmayı hedefliyor. :)


Akşam Tanzanya müziği eşliğinde dans edip eğleniyoruz.

Yarın yolumuz Manyara Gölüne




İYİ SEYAHATLER









TANZANYA SAFARİ - SERENGETİ

           15.11.2015…VEEE ....SERENGETİ...!!!!!!


Sabaha kahvaltısından sonra, şoför ve rehberimiz Amani iki kişinin daha guruba katılacağını söylüyor. Yine bir Hollandalı ile bir Alman kız katılıyor bize. Türkiye’de Tanzanya seyahatine yalnız gideceğimi söylediğimde, şaşkın vaziyette “yalnız mı? “ diyenlere söylüyorum, bakın el alemin kızları tek başına buralara geliyor. :)


Burada araca oldukça yük yükleniyor, çadırlar, matlar, uyku tulumları, mutfak malzemeleri, masa, sandalyeler ve bizlerin eşyaları. Aslında aracın üzeri safari sırasında açılıyor iken, bu gün sadece pencerelerden seyredeceğiz etrafı.


Bugün yolumuz oldukça uzun. Yollar çok kötü ve şoför de arabayı hızlı kullanınca iyice içim dışıma çıkıyor. Üstelik mide bulantısı için ilaç almama rağmen. İlk giriş kapısı Ngrongoro. Burada giriş işlemlerini beklerken, etrafımızdaki Tanzanya’lı öğrencilerle ilgileniyorum.


İlk hedef Ngorongo krateri. Burada aracımız mola veriyor ve bu çok büyük krateri fotoğraflıyoruz, dönüşte bu kraterin içine girip gezeceğiz. Yollar çok kötü ve şoför de arabayı hızlı kullanınca iyice içim dışıma çıkıyor.


Ngorongoro’dan Serengeti’ye kadar olan bu bölgede Masai’ler yaşıyor. Yolda özel giysileri ve yüzlerine sürdükleri beyaz makyajla Masai’ler müşteri bekliyor ve onlar para karşılığı fotoğraf çektiriyorlar. Dönüşte bir Masai köyüne gidip yine para karşılığı orada bolca fotoğraf çekileceğiz.


Nihayet Serengeti ulusal parkı kapısındayız. Bu kapıdan itibaren vahşi yaşam başlıyor. Burada belki on binlerce Öküz Başlı Antilop ve onlara göre sayısı daha az Zebra görüyoruz. Bu bölgede bulunan bu hayvanlar yırtıcıların hedefi değil henüz, çünkü yırtıcı olarak sadece tek tük Sırtlan görüyoruz.



Uzunca süren bir yolculuktan sonra tekrar bir kapıya geliyoruz buradan geçmek oldukça zahmetli. Bir sürü evrak kontrol ediliyor ve araç sıkı bir kontrolden geçiriliyor. Gerçek vahşi yaşam burada başlıyormuş meğerse. Burada öğle yemeği molası veriyoruz yine hazırlanmış kumanyalarımızla.


Yolda ilerlerken yırtıcıların hedefi olan hayvanlar gittikçe azalıyor. Yolda ilerlerken zaman zaman gördüğümüz hayvanların resmini çekiyoruz.


Şimdiye kadar bizi en heyecanlandıran yola yakın bir yerde yatan üç aslanı görmek oluyor bugün. Aracımızla yanlarına gidiyor ve durmadan fotoğraflarını çekiyoruz pek mutluyuz aslanlara bu kadar yakın olmaktan.


Yolda yine bir fil ailesine rastlıyoruz.



Akşam olmaya başlıyor ve bu sonsuz düzlükte tek tük ağaçların üzerinde akbabalar.

Hedefimiz bu gece kalacağımız Nyani kampına ulaşmak. Kampa vardığımızda, çadırlarımızı kuruyoruz ve toz topraktan kurtulmak için soğuk suyla duş yapıyorum, yazın bile soğuk suyla duş yapamam ama çare yok.


Bizler dinlenirken aşçımız Bob, akşam yemeği hazırlıyor. Her kampta bir yemekhane ve mutfak bulunuyor. Yemekler genelde fena değil ama hijyen hak getire, mutfağı görünce canınız pek yemek yemek istemez ama bu insan yerleşimi olmayan bölgede çareniz yok, ya yiyeceksiz ya da aç kalacaksınız.


Akşam yemeğini takiben herkes çadırına çekiliyor. Dışarıda hava biraz soğuk ama çadırların içi oldukça iyi. Oğlum Doruk’un verdiği uyku tulumu bile sıcak geliyor. Dışarıdan gelen hayvan bağırışları arasında günün yorgunluğuyla uyumaya çalışıyorum. Bazen neredeyse çadırımın dibinden geliyor hayvan bağırışları.

          16.11.2015            SERENGETİ….

Sabah saat 05.30 da kalkıyor ve kahvaltı yapmadan, saat 06.00 da yola çıkıyoruz. Bugün çok miktarda Aslan, Leopar, Tilki, Fil, Sırtlan, Domuz, Hipopotam, Zürefa, Çita, Maymun, çeşitli yırtıcı kuşlar, vs. görüyoruz.







Safariye balonla da katılmak mümkün ama tabii ki fiyatı benim için oldukça yüksek. Bize de sadece balonun resmini çekmek düşüyor.


Bir ağacın altında, belki de gece avlanmanın verdiği yorgunlukla, bir aslan ailesi dinleniyor. Etraflarını bir yay gibi saran safari araçlarını ve onları ilgiyle izleyen insanları umarsızca izliyorlar.
Daha önce uzaktan gördüğümüzde heyecanlandığımız aslanlara bu kadar yakın olmak oldukça güzel bir duygu. Bu durumu birkaç kez yaşıyoruz.



Bu dişi aslanın boynunda bir tasma var. Herhalde takip edilen bir aslan bu, ya da sahibi tasmasından tutarak gezdiriyor..:)


Bu uçsuz bucaksız düzlükte bazı tepeler ve taş tepecikler var. İşte bu taş tepeciklerini farklı aslan aileleri sahiplenmiş.


Yolda ilerlerken bir ağaç üzerinde uyuyan iki leopar  görüyoruz. Bir süre hareket etmelerini bekliyoruz daha iyi resim almak için onlar da bizi fazla üzmeden yer değiştiriyorlar ve daha fazla pozisyonda resim çekme şansını buluyoruz. Resimdeki Leoparları bulabildiniz mi? 


Yine yolumuz üzerinde araçlar toplanmış bir çita olduğunu söylüyorlar ama görünen bir şey yok. Çalıların arasında yatıyor ve bir araç biraz etrafında dolaşınca kendini gösteriyor.



Yolumuz üzerinde vahalar var, doğal bir su kanalı gibi ve etrafında o ortama uygun ağaçları olan. Bu su kanalı içinde de hipopotamlar. Ara sıra kafalarını sudan çıkarıyorlar ve dolayısıyla bütün gövdelerini resmetmek mümkün olamıyor. Nihayet bir tanesi sudan çıkmış vaziyette hemen fotoğrafını çekiyoruz tabii ki.


Yolumuz üzerinde gördüğümüz sırtlan bizden biraz rahatsız oluyor ve yakınımızdan hızla uzaklaşıyor.


Yolda zebralara rastlıyoruz, onların resimlerini çekmeye çalışırken onlar sakince bize bakıyorlar.


Hayvanat bahçelerinde hayvanlar bir kafes içinde ve insanlar özgür, burada ise hayvanlar özgür ve insanlar kafes içinde. Safarinin farkı bu.!!!









Safari sırasında araçtan inmek kesinlikle yasak.  Belli bir yoldan gidiyorsunuz ve yol dışına çıkmak ta yasak. İşte o uçsuz bucaksız Serengeti düzlüğünde yola yakın hayvanların olmasını umarak ilerliyorsunuz. Aslında ne yalan söyleyeyim onlar da kendilerini göstermek istermişçesine yol kenarlarına kadar geliyorlar hatta siz geçerken yoldan karşı karşıya da geçiyorlar, nisbet yaparcasına




Şoförler yolda ilerlerken araçları durdurup birbirleriyle konuşuyor. Sanırım birbirlerine nerede hangi vahşi hayvanı gördüklerini sorup öğreniyorlar ve ona göre ilerliyorlar. Zaten çoğu hangi hayvanın nerede olduğunu da biliyorlar.

Öğle yemeği için tekrar kampa dönüyoruz. Bob yemekleri hazırlamış ve kahvaltı yapmadığımız için de oldukça açız. Yemeğin ardından geri dönüş yoluna çıkıyoruz. Bahsettiğim vahşi yaşam girişi olan kapıya geliyoruz. Burada midem bulanmaya başlıyor ve o andan itibaren Ngorongoro’daki kampımıza kadar benim için tam bir felaket yoluculuk oluyor. Sık sık aracı durdurup kusuyorum ve yolun bir an önce bitmesini istiyorum ama oldukça uzun bir yolumuz var. O haldeyken sarsıla sarsıla bir araçta gitmeyi düşünün…

Yolda bir Masai köyünde duruyoruz. Onlar bu işi tam bir ticarete dökmüş, kabile reisi karşılıyor girişte ve herkesten 10 ar dolar alıyor öncelikle. Bu para ile su ve yiyecek aldıklarını söylüyor rehberimiz.

Ama benim oranın yaşamını görmeyi ve hatta onlarla dans etmeyi çok istememe rağmen Masai görecek halim yok. Ekibin diğerleri köyü gezerken ben de bir kenarda çıkarmaya devam ediyorum. 


Biraz Masai’lerden bahsedelim; Bunlar Kenya’da Masai Mara’dan Serengeti’ye kadar olan bu bölgenin en vahşi kabilesiymiş ancak şimdi çok barışçılar. Bir Masai avcısı sadece bir mızrak ve kalkan ile bir aslanı avlayabiliyormuş. Bu resmi daha sonra başka bir yerde çekildim.

Hepsinin kulak memelerinde koskoca bir delik var. Kadınların o kocaman delikli kulaklarında ağır küpeler. Hepsinin üzerinde kırmızı ekose bir örtü var ve ayaklarında otomobil lastiğinden yapılmış ayakkabıları.

Taze hayvan kanını sütle karıştırarak ve etle besleniyorlar, meyve ve yeşillikleri hayvanların yiyeceği olduğunu düşünerek yemiyorlar. Hepsi zayıf ve çelimsiz ama demek ki yürekli insanlar, tek başlarına aslan avladıklarını düşünün. Temizlik gibi bir sorunları yok ellerini falan yıkamadıkları için et kokuyorlar.

Kaldıkları küçük köyleri çalılarla çevrilmiş ve barınakları da çalı çırpıdan. Genellikle hayvancılık yapıyorlar. Daha çok büyükbaş ve keçi besliyorlar.

Bir Masai erkeği 5-6 kadınla evlenebiliyor. Rehberimiz 14 karısı olan bir erkek de olabildiğini söyledi..

Ekibimiz buradaki gösterileri izledikten sonra tekrar yola koyuluyor ve sarsıla sarsıla ilerliyoruz. Tabi ben yine aracı zaman zaman durdurup kendimi dışarı atıyorum.

Nihayet Ngorongoro’daki kalacağımız Simba kampa varıyoruz. Şoförümüz beni yakında olduğunu söylediği hastaneye ısrarla götürmek istiyor ve bense sadece uzanıp yatmak istiyorum. Israrıyla gidiyoruz ama orada doktor yokmuş ve geriye dönüp kendimi çadırıma atıyorum.


Serengeti'de'da kaldığım çadırım ve eşyalarım.

Akşam yemeğinde Türkiye’den getirdiğim peyniri ekmekle yiyorum midem bastırması için ve aldığım ilaçlarla sabaha doğru kendime geliyorum ama pek uyuyamıyorum.

Yarın yolumuz Ngorongo kraterine…….

Not:

      1- Tabii ki çektiğim resimler bu kadar değil ama önemli gördüklerimi sadece burada paylaşabiliyorum.
      2- Yazıların bitiminde buralara seyahat edecekler için faydalı olacak bilgileri de paylaşacağım.
      3- Soracağınız sorularınız olursa, yorum kısmından sorabilirsiniz


 Tanzanya seyahatimin NGORONGO  bölümü için tıklayınız


İYİ SEYAHATLER