YUNANİSTAN - (CHİOS ) SAKIZ ADASI (Ş. SARIZEYBEK)

Nisan 2015


Sakız adası İzmir’in Çeşme ilçesine feribot ile yaklaşık 20 dakika ve 3,5 mil olup sanki bize ait gibi. Adanın İngilizce adı “ Chios “ burada yaşayanların söylediğine göre, güzel ve mis kokan anlamına geliyormuş. Gerçekten de seyahat ettiğinizde doğadan gelen kekik ve ıtırlı bitki kokularını hemen hissediyorsunuz. 


Tabi burada ulaşım için araba kiralamanız şart gibi. Benim gözlemlerime göre, Sakız adası Türkiye’ye çok bağımlı ve ekonomisinde turizm önemli bir yer tutuyor. Bunun yanında adada yetişen sakız ağaçları (mastika) ada ekonomisin temel direği olmuş. Dolayısıyla marketlerdeki gıda ürünlerinin çoğu sakız ağacından elde edilen madde ile oluşturulmuş, bunu turizme iyi adapte etmişler. Bunun yanı sıra zeytinyağı, incir ve şarap üretimi de ekonomisinde önemli bir yer tutuyor.

Buraya gelen yabancı turistler içinde, Türk turistler ezici bir çoğunlukta bu durum ada ekonomisini de oldukça etkiliyor. Hemen hemen tüm evlerin bahçeleri var ve hepsi de bakımlı, tek bir bahçeyi bile ot bürümüş göremedim. Sokaklar oldukça temiz ve yerlerde çöp yok. Adanın her yerinde koylar var ve bunların çoğu bakir güzelliğini koruyor, yüzmek için insanları kendine çekiyor üstelik insan sayısı çok az aynı zamanda denizin rengi tam bir turkuaz. Akşam yemekleri için Yunanlıların taverna dediği ve dilimizde lokanta anlamına gelen mekanlar var. Yemeklerinde uygun fiyatları ile deniz ürünleri ön plana çıkıyor. Otel, işletme sahipleri ve esnaf çok arkadaşça ve güler yüzle davranıyor, turizmi iyi biliyorlar ve sizin rahat etmeniz için her şeyi yapmaya çalışıyorlar.


Pyrgi, Mesta, Olymbi ve Langada yerleşimleri gezilmesi gereken yerlerin başında geliyor. Olymbi bölgesindeki mağara gerçekten görülmeye değer. Mağarada oluşmuş sarkıtlar sanki bir sanatçının elinden çıkmış usta bir eser gibi.


Yerleşim yerlerindeki evler ilk yapıldığı halinde ve günümüze kadar iyi korunmuş, sokaklar bir arabanın giremeyeceği kadar dar, kendimizi eski çağlarda dolaşıyor gibi hissettik. Sokaklarda sebiller var ve çeşme başları eskiden kalma tarihi hayvan figürleri ile dekore edilmiş. Çoğu evin kapısı kilitli değil, önünde sandalye varsa evde kimsenin olmadığını anlıyorsunuz.

Biz Sakız adasına gitmeden önce www.booking.com  sitesinden Emporios bölgesinde Haus Fay Chios isimli otelden yerimizi ayırttık. Arabamızı da internet üzerinden rezervasyon  yaptırdık. Otel 2 kişilik bir oda 35 Euro idi. Chios adasına vardığımızda kiraladığımız  araba bizi limanda bekliyordu. Valizlerimizi arabaya yükledikten sonra otelin yolunu tuttuk. Birlikte seyahat ettiğim arkadaşlarımdan biri telefonuna navigasyon yüklemişti ve bu nedenle oteli kimseye sormadan 40 dakikalık bir yolculuk sonrası bulduk. Otelimiz bir balıkçı köyünde yer alıyor ve bir aile tarafından işletiliyordu. Otelimizin tüm balkonları denizi alabildiğine görüyordu ve sadece 50 metre uzaklıktaydı. Otel yetkilisi bize İngilizce olarak odaları tanıttı ve çok sempatik aynı zamanda güler yüzlüydü. Burada 3 gece kaldık ve otel yetkililerini ayrılacağımız güne kadar bir daha hiç görmedik dersem yalan söylemiş olmam. Biz gezilecek yerlerin bir planını yaptık ve önce bize yakın olan yerlerden başlamaya amaçladık. Önce Pyrgi’ye gitmeye karar verdik. 



Burası küçük bir yerleşim yeri, evlerin dış cephesi değişik desenlerle süslenmiş ilginç binaları ve dar sokakları olan bir yerleşim yeri, oldukça turistik ve görülmeye değer. Yarım günümüz burada geçti. Sakızdan üretilmiş bazı ürünleri satın aldık ve ziyaretimizi burada sonlandırdık. 


Gezi planımızdaki 2. durağımız Mesta'ydı. Mesta'ın, Bizans Döneminden (14. Ve 15. Yüzyılları) kalma mükemmel bir şekilde korunmuş bir köy-kale olduğunu öğrendik. Sokaklar kaldırım taşlı ve dardı. Eski Taxiarchi Kilisesi kemerli tek geçitli ve 1794 yılında tahta oyma  ile,  iki-geçitli hale getirilmiş, mükemmel ve görülmeye değer bir yer. Bir günümüz böyle geçti.


2. Gün planımızda Olymbi köyü vardı.  Pyrgi den daha ufak ve turistik turların hedefi olmayan bir köy olmasına rağmen bizi cezbeden deniz ve müthiş sarkıtlardan oluşmuş mağaraydı. Bu mağara girişi ücretli yaklaşık 8 Euro. Ama Bilet kesen genç bir görevli çok iyi İngilizcesi ile rehberliğimizi yaparak, bizi mağaranın her yerini gezdirdi. Burayı gezmekten çok keyif aldık.


Öğleden sonrası içinde Olymbi koyunda denize girdik. Koyda bizden başka bir çift turist vardı ve çok tenhaydı biz burada akvaryum suyu gibi olan denizin tadını oldukça iyi çıkardık. Gezimizin 2. Günü bu şekilde geçti ve otelimizin bulunduğu köye gelerek hemen yakınımızdaki bir restoranda akşam yemeğimizi yedik. Restorandaki servis yapan genç, adalı olmasına rağmen Türkçeyi iyi kullanması bize ilginç geldi. Sorduğumuz da ise bir Türk sevgilisi olmuş geçmişte bu yüzden iyi Türkçe öğrendiğini açıkladı bize.


Son günümüz için adanın kuzeyine yani bize en uzak olan Langada’ya gitmeye karar verdik. Sakız Adasının 16 km kuzeybatısında yer alıyor. Köy 17 Eylül’de Aghia Sophia (Azize Sophia) için büyük bir kutlama ve rıhtımda gece boyunca süren eğlenceler ve yerel danslarla bir şenlik düzenlendiğini öğrendik. Biz buranın doğasına hayran kaldık. Çok temiz bir havası var ve sahil boyunca restoranlar var. Bunlardan birinde çok uygun fiyata deniz ürünleri yedik. Akşam geç saatte otele döndük.


Artık son günümüzdü ve adadan ayrılmamız gerekiyordu. Ertürk Lines bizi getirdiği gibi Türkiye’ye götürecekti. Ama dönüş saatine kadar Sakız’ın merkezini gezmeyi son ana bırakmıştık. İngilizce Kios diye okunuyor ama Yunanlılar Hios diyor bu merkeze. Sakız merkezin biraz kuzeyindeki değirmenleri mutlaka görün. Bunlar adanın simgesi haline gelmiş belki de ama oldukça eski ve kullanılmıyor. Burada bolca alışveriş yapabilir sahil boyunca kafelerde zaman geçirebilirsiniz. Bu sahilde çok ünlü tatlı üreten marka olmuş yerler var. Bu ürünlerden biraz pahalı olmasına rağmen almaya değer.



    NOT:  Arkadaşım Şahin Sarızeybek bu gezi yazısıyla Seyahatname'nin konuğu. Kendisine teşekkür ediyor ve tüm gezi yazılarını burada paylaşmasını diliyorum. ( Malik Yavaş)



İYİ SEYAHATLER

İNGİLTERE - LONDRA ( ÖZGEN ERDEM YAVAŞ )

                 
Aralık 2015

LONDRA'DA YENİ YIL


Londra’nın en soğuk ve ışıltılı döneminde orada olmak gerçekten çok keyifliydi... Bu turu, yılbaşı gecesini Londra’da yaşayan arkadaşlarımızla geçirmek için planlamıştık. Benim Londra’ya ikinci gidişimdi; ilkinde “önemli ve turistik mekanlar” listesindeki birçok yeri gezme fırsatım olmuştu. Neyse ki birlikte seyahat ettiğim eşim ve yakın arkadaşım da aynı durumdaydı. Böylece zamanımızı şehri yaşamaya harcayabildik. Tabii ki bu güzel seyahatimizin planına, Londra’da yaşayan ve evlerinde kaldığımız iki arkadaşımızın da büyük katkısı oldu. Orada geçirdiğimiz beş gün için önceden yol haritasını belirleyip güne öyle başladık. 


30 Aralık gecesi Stansted Havalimanı’na inerek Pontoon Dock yakınlarında oturan arkadaşlarımıza kolayca vardık. Sabah uyandığımızda tarih 31 Aralık’tı. O akşam, evinde kaldığımız arkadaşımızın grubunun konserine gidecektik; dolayısıyla gündüzü iyi değerlendirmek için erkenden yola çıktık. Tower of London’ı görerek London Bridge üzerinde yürüyüşümüze devam ederken güzel fotoğraflar yakaladık elbette. London Bridge’i arkanıza alıp poz verirken önünüzde de Londra’nın en uzun gökdeleni olan The Shard’ı (300 m.) göreceksiniz. 




Ardından Saint Paul’s Katedrali ve Millenium Köprüsü üzerinden karşıya geçip, Shakespeare’s Globe ve Tate Modern önünden Borough Market’e doğru yürüyerek kısa bir şehir merkezi turu yaptık. 



Mutlaka görmeniz gereken Borough Market sokak satıcıları ve büyüklü-küçüklü restoranlar ile dolu ilginç bir pazar aslında; güzel yemek kokularının iştahınızı açması kaçınılmaz. Burada güzel peynirler ve şarküteri ürünleri satın almanın yanı sıra dünya mutfaklarına ve Londra’ya özgü yemek alternatiflerinden oluşan sokak lezzetlerinin de tadına bakabilirsiniz. Ardından yılbaşı gecesi için hazırlanıp Angel bölgesindeki güzel bir pub’da gerçekleşen konsere gittik.



Ertesi gün çok erken kalkmak pek mümkün olmadığı için evden öğleden sonra çıkabildik... İlk istikamet Camden Town’dı. Londra’da aykırı yaşam tarzına sahip insanların yaşadığı bir bölge olan Camden Town, gotik ve rock felsefesinin yaşandığı ilginç bir bölge. Her gece İrlandalı ya da İngiliz müzik gruplarını canlı olarak dinleyebileceğiniz birçok alternatif bulmanız mümkün. Amacınız alışveriş yapmaksa; Camden Town’a geç saatte gitmeyin, zira saat 17:00’de pazarlar kapanıyor. 


Burada Cyberdog mağazasını mutlaka gezmenizi öneririm. Buralarda gezerken, Amy Winehouse’un yaşarken sıkça gittiği barın yakınında, ölümünden sonra yapılan heykelini de göreceksiniz.




Biz sonrasında Covent Garden’a doğru yola koyulduk. Eğer bizim güzergahtan esinlenecekseniz giderken China Town ve Leicester Meydanı’ndan geçeceksiniz. Covent Garden alışveriş mağazalarının yer aldığı, açık alanında sokak müzisyenlerinin performans sergilediği turistlerin uğrak yeri olan ve çarşısıyla da ün salmış bir yer. Tek kelimeyle harika! Covent Garden’a, Leicester Meydanı’ndan 10 dakika yürüyerek ulaşabilirsiniz. Asla pişman olmayacaksınız...

Seyahatimizin üçüncü gününde yağmurlu bir sabaha uyandık ve bu durum planlarımızı biraz etkiledi. Biliyoruz ki, Londra yağmuruyla ünlü bir şehir. Hiçbir turist yoktur ki gezdiği sürede en az bir kez yağmurla karşılaşmasın. Okyanus iklimine sahip olduğu için gün içinde kısa süreli fakat sağanak halinde yağmur yağması mümkün. Geziniz boyunca kesinlikle yağmuru hesaba katıp yanınızda ufak bir şemsiye veya yağmurluk bulundurun. Eğer Londra`yı en az yağmurla atlatayım derseniz yılın en az yağmur alan ayı olan Ağustos ayında gitmenizde fayda var.


Londra’nın Maslak’ı olarak bahsedebileceğim gökdelenler, iş merkezleri ve plazalar bölgesi olan Canary Wharf, Thames Nehri kıyısında konumlanmış güzel bir bölge. Canary Wharf’ta İngiliz kahvaltısı yapıp iskeleden Thames Clippers botuna binerek güzel bir Thames turu yapabilirsiniz; biz öyle yaptık. Thames üzerinde Londra’nın meşhur köprülerinin altından geçtiğimiz bu turu, London Eye durağında sonlandırdık. Tate Modern’i ve Thames kıyısındaki birçok önemli yeri bu turda görme fırsatı bulacaksınız. İndiğiniz durakta ise solunuzda meşhur London Eye ve sağınızda Big Ben ve Parlamento Binası’nı görüyor olacaksınız. 

  
London Eye hepinizin bildiği gibi büyük bir dönme dolap aslında. Güzel fotoğraflar çekmek ve manzaranın tadını en iyi şekilde çıkarabilmek için bu aktiviteyi siz de birçok turist gibi mutlaka deneyin. Fakat hava yağmurluysa binmenin hiçbir esprisi yok, maalesef bizim için böyle bir güne denk geldi. 


London Eye’nin hemen yanında Sea Life London Aquarium ve London Dungeon (dünyanın ilk ortaçağ korku müzesi) var: Akvaryum meraklıları ve adrenalin severler için harika iki seçenek... İnince Big Ben’in ve Parlamento Binası’nın olduğu yönde ilerledik. Ek bilgi: Ünlü “Big Ben” aslında saatin ya da kulenin değil kulenin içindeki 13 tonluk devasa çanın adı. “Big Ben” olarak bildiğimiz kulenin gerçek adı ise Stephens Tower.


Sıradaki istikamet Trafalgar Meydanı... Trafalgar Meydanı, Londra’nın en ünlü meydanlarından biri. Londra’daki büyük etkinlikler, konserler burada düzenleniyor. Hemen yanında resim ve sanat galerisi National Gallery var. Girişi ücretsiz; ünlü tabloların ve sanat eserlerinin sergilendiği devasa bir galeri. Eğer sanata ilginiz varsa mutlaka ziyaret edin. Ayrıca Trafalgar Meydanı’nda bol miktarda sokak sanatçısı görebilirsiniz.


 Biz Trafalgar Meydanı’nda kahve molası verdik ve National Gallery’yi gezerek Leicester Meydanı tarafına ilerleyip güzel publardan birine oturup değişik aromalı biralarının tadına baktık. Pub kültürü İngiltere’de doğmuş bir kültür ve uzun adı “Public House” olarak geçer. Eskiden barlar ev ortamı gibiymiş ve çok parası olmayanlar barlarda atıştırmalık yiyecekler yer ve bira içer, daha fazla para harcamak isteyenler ise tavernaya giderlermiş. Londra’da şehir merkezinde herhangi bir yönde 200 metre ilerlediğinizde kesin bir puba rastlarsınız. 


Günün sonunda Belgo isimli deniz ürünleri restoranında yemek yedik; şiddetle tavsiye edilir! Deniz ürünlerinin her çeşidi ve kendi yaptıkları aromalı biralarını mutlaka denemelisiniz. Ardından içinden ağaç geçmesi ile de ünlü olan Waxy O’Connors adlı Pub’da geceyi tamamladık.


Dördüncü güne Nothing Hill’de başladık. Notting Hill’i cuma veya cumartesi günleri ziyaret etmenizde fayda var. Burada güzel, küçük butikler ve harika cupcake’leriyle ün yapmış fırınlar bulmanız mümkün. Size önerim Hummingbird Bakery isimli cupcake dükkanı; hem en meşhuru hem de en bol ve en orijinal çeşit barındıranı. Ayrıca her cumartesi Avrupa’nın en büyük bitpazarlarından biri olan Portabello Market burada kuruluyor. Biz çok keyif aldık. 


Gündüzü tamamladıktan sonra Tube (metro) ile Marble Arch durağında inerek Hyde Park’a gittik. Neden akşam Hyde Park derseniz; sene içerisinde yalnızca Noel döneminde açılan renkli ve ışıltılı bir panayır olan WinterWonderland’ı görmeden dönemezdik. Marble Arch bölgesinde kurulan görkemli lunaparkların ve çeşit çeşit oyuncakların yer aldığı, farklı sahnelerde küçük grupların performans gösterdiği harika bir eğlence alanı... Güzel müzik, güzel içkiler ve keyifli oyuncaklar ile güzel bir gece geçirdik.

Son günümüzü de öğle yemeğinde meşhur “fish and chips” yiyip ardından da alışveriş için saatlerinizi harcayabileceğiniz Oxford Caddesi ve onunla kesişen Regent’s Caddesi’nde geçirdik. Regent’s Caddesi, Piccadily Circus ve Oxford Caddesi arasında yer alan alışveriş caddesidir. Oxford Caddesi ise Tottenham Court Caddesi ile Hyde Park arasında yer alan 2.5 kilometrelik Avrupa’nın en iddialı alışveriş caddesidir. Tabii bu bölgede Türkiye’de bulunmayan ve ucuzluğu ile dillere destan Primark’a da girmesek olmazdı, çünkü en büyük şubesi Oxford Caddesi üzerinde. 



Bu caddede kesinlikle gezmeniz gereken “M&M's World” de var, birkaç kat boyunca renk renk M&M’lerden başka bir şey göremeyeceksiniz. Son saatlerimizi de buralarda değerlendirip dönüş yolu için eve dönüp eşyalarımızı toparladık. Yine Stansted Havalimanı’ndan İstanbul’a dönüş yaptık.

Mutlaka Görün;

Bir önceki Londra seyahatimizde gittiğimiz için bu turda yer vermediğimiz ama sizin mutlaka görmenizi tavsiye edeceğim yerler:

-    Buckingam Sarayı (Askerlerin görev değişimi törenini mutlaka izleyin), National History Museum, Science Museum, Victoria& Albert Museum ve Tate Modern ve Royal Albert Hall,  Madame Tussauds Müzesi, Greenwich (Boylamların derecelendirilmesinde 0 olarak kabul edilen meridyenin geçtiği yer),   Brighton Pier - lunapark, Harrods Alışveriş Merkezi, Covent Garden.




  İYİ SEYAHATLER

 

MONACO

Haziran 2016

Nice'te İspanya'ya 3-0 yenilgi gecesinden sonra bugün yolumuz Monaco'ya. Monaco'da daha önce iki kez bulunmuştum. Burası küçük bir şehir ve bu nedenle, önemli yerleri kısa zamanda dolaşılabiliyor.


Monaco, 35.500 kişilik toplam nüfusuyla, dünyanın en küçük ikinci ülkesi. Grimaldi ailesine ait bu topraklar, 700 yıldır prenslik ile yönetilmektedir. Tüm Akdeniz'de kıyısı bulunan Avrupa ülkeleri gibi, burada da dağlar denize dik durumda bulunuyor ve bu nedenle şehir tamamen yamaç ve kayalıklar üzerine kurulmuş.


Buraya kuzenim Akgün'ün arabasıyla geliyoruz bu kez. Daha önceki gelişimde Nice - Monaco arasındaki ulaşımda tren kullanmıştık ve bu oldukça iyi bir ulaşım şekliydi. Bu iki şehir arasında denize dik kayalıklarda bulunan yol oldukça dar ve virajlı ama daha yukarıda bulunan otoyol ise daha iyi. 


Çok sayıda otopark nedeniyle özel aracınız için park sorunu yok burada. Yaşayanların ve ziyaretçilerin konforu da düşünülmüş, bir çok yerde yürüyen merdivenler nedeniyle bu dikine kurulmuş şehir çok yorulmadan gezilebiliyor.


Kumarhaneleriyle ünlü Monte Carlo da gezilmesi gereken yerlerden. Biz de bir gelişimde bu kumarhanelerden turistik olanına gitmiş ve oldukça eğlenmiştik. Eğlenmemizin sebebi oynadığımız kumar ile ilgili değil, kumarhanedeki acemiliklerimiz nedeniyle idi. :) Buraya spor kıyafetleriyle gelenler içeriye kabul edilmiyor, düzgün kıyafetler zorunlu. Ünlü ve zenginlerin kumarhanelerine sıradan insanlar giremiyor ve girenler son derece şık kıyafetler içinde olması da zorunlu. Resimdeki zengin ve ünlüler kumarhanesi.



Bir kaç yat limanı bulunan Monaco'da özellikle lüks yatlar dikkati çekiyor. Tabii ki bunlar zenginliğin göstergeleri.


Monaco Kalesi içinde bulunan Kraliyet Sarayı oldukça görkemli bir yapı. Saat 11.45 de saray girişinde yapılan nöbet değişim gösterisi ilginç.



Yine kale içinde bulunan, Saint Nicholas Catedral hem yapı itibarıyla hem de dönemin ünlü Amerikalı ünlü yıldızı  Grace Kelly ile Monaco Prensi Rainier evlilikleriyle dünya gündemine oturmuş bir katedraldir.


Evlilikten sonra Prenses ünvanı alan Grace Kelly, 1982 yılında geçirmiş olduğu bir trafik kazası sonuncunda hayatını kaybetmiş. Mezarı da bu dral içinde bulunuyor.


Yine bu kale içinde bulunan Oceanographic Museum and Aquarium ilgi çeken yerlerden. Bu müzeyi daha önceki gelişlerimden birinde gezmiştim. Captian Cousteau'nun bu akvaryumu yaratmış ve 1957 -1988 yılları arasında direktörlüğünü yapmış. Akvaryumda çok değişik ve ilginç balıklar dikkati çekiyor.



Formula 1 Grand Prix'inin bir ayağı her yıl Monaco'da yapılıyor. Daha önceki gelişlerimden birinde bu sık virajlı dar yollarda hazırlanmış olan pisti görmüş ve yarışın bu kadar dar ve virajlı yolda yapılması çok ilginç gelmişti bana, ama yarış sırasında orada olamadım.

Ayrıca gezilebilecek yerler olarak, Japon Bahçesi, Opera Binası, Araba Koleksiyonu Müzesi, Kumarhane Meydanı öne çıkıyor burada.


İYİ SEYAHATLER 

FRANSA - LYON

Haziran 2016

Nice'ten sonra şimdi yolumuz Lyon'a. Ulaşımı bu kez kuzenim Akgün'ün arabasıyla gerçekleştiriyoruz. Fransa'da otoyollar oldukça güzel ve rahat bir yolculuktan sonra Lyon'daki otelimize ulaşıyoruz.



Lyon, Rhone ve Saone nehirlerinin birleştiği noktada kurulmuş. Oldukça sessiz ve sakin bir şehir burası. Ama ben bu kadar sakinliği pek sevmiyorum, dolayısıyla bana göre değil. Üstelik 2016 Avrupa Futbol Şampiyonası sırasında. Gerçi bu gece burada Arnavutluk - Romanya maçı oynanacağı için şehir merkezinde, daha çok Arnavutlar olmak üzere, taraftarlar burada bir canlılık yaratmışlar.



Biz de şehri gezerken Arnavutların coşkularına katılıyoruz, ne de olsa serde Arnavutluk var.))



Lyon'da bulunduğumuz sırada okul arkadaşım Erkan Dülger de oradaydı. Kendisiyle ve yeğeni Mustafa ile buluştuk. Beraberce bir gün geçirdik. Monaco Decatlon mağazasından aldığım bir şortu değiştirmek istedim buradaki mağazada. Mustafa'nın dediğine göre dünyanın en büyük Decatlon mağazası burada bulunuyor. Gerçekten çok büyük bir mağaza ilgilenenlere duyurulur.


Kentin en yüksek tepesine inşa edilmiş olan Notre Dame de Lyon'dan şehrin panoromik görünüşünü izlemek oldukça güzel. Ama buraya ulaşmak biraz zorlu yolculuğu gerektiriyor. Buraya çıkmak için füniküleri tercih ediyoruz. İnişi zevkli, dar, ağaçlıklı bir yoldan, yürüyerek yapıyoruz.


Rhone nehrinin yanında yürüyüş oldukça keyifli. Burada yaşayanlar, nehrin kenarındaki çim alanda güneşlenip dinleniyorlar.


Lyon'un gastronomi merkezi olduğunu yazılarda okumuştum ama biz yine kebapçıları tercih ediyoruz. :)

Yarın yolumuz Brüksel'e

İYİ YOLCULUKLAR



 

FRANSA - NİCE

Haziran 2016

Marsilya'dan yine trenle Nice'e gitmek için yola çıkıyoruz ama grev nedeniyle bizim tren iptal olmuş bu nedenle o istikamete giden bir trene binip Toulon'da inip tekrar başka bir trenle Nice'e varıyoruz. Otelimiz gara oldukça yakın kolayca buluyor ve yerleşiyoruz.


Nice'e daha önce 1993 yılında katıldığımız bir Orta Avrupa Turu ve 1995 yılında katıldığımız  gemiyle Akdeniz Turu'nda olmak üzere iki kez bulunmuştum. Dolayısıyla Nice'i oldukça iyi biliyorum. Bu kez yine İspanya ile yapacağımız milli maçlar nedeniyle burada bulunuyorum.


Nice çok büyük bir şehir sayılmaz ama Fransa Riviera'sının başkenti burası. Uzayıp giden plajı yaz dönemlerinde dolup taşıyor. Denize yakın ve Nice Kalesinden dibindeki bulunan bölge eski şehir, dar sokakları, ilginç yapılarıyla dikkati çekiyor. Daha önceki gelişlerimizde bu dar sokakların birinde kocaman fıçılar içinde çeşitli şarapları satan bir dükkan vardı. Oraya gelenler plastik bidonlara şaraplarını doldurarak alıyorlardı ama bu sefer, yağmurdan çok ıslanmıştık o yüzden çok zaman ayıramadığım için bulamıyorum burasını.


Nice manzarası denizin yanındaki Nice Kalesinden oldukça güzel görünüyor. Buraya yağmura ve rüzgara karşın ısrarla çıkınca, bu güzel manzarayı izliyoruz ama daha sonra da şifayı kapıyoruz tabii ki.


Maçlar nedeniyle ortalık karnaval görüntüsünde, yarın İspanya ile olan maçımızı Nice'in yeni stadyumunda izleyeceğiz. Sahilde çeşitli eğlence ve etkinliklerin yapıldığı mekanlar hazırlanmış. Türkiye Futbol Federasyonu bu sahilde çadır kurmuş ve gelen Türk taraftarlara yardımcı oluyor ve Türk bayrağı dağıtıyor. Hemen yan tarafında İspanya Futbol Federasyonu da aynı şekilde çadır kurmuş aynı şeyi onlar da yapıyorlar.


İlişkiler oldukça samimi ve dostça. Biz de bir elimize Türk, diğer elimize de İspanya bayrağı ve sırtımızda Türk Milli Takımı formasıyla dolaşıyoruz Nice'te


İspanyollar ile karşılaştığımız her ortamda dostça mesajlar veriliyor karşılıklı. Kendilerine güvenleri zaten yerinde adamların ve bize bol şans diliyorlar. Zaman zaman başta ilginç giysililer olmak üzere onlarla resimler çekiliyoruz.


Fransız esnafı da bu yoğunluğu ganimet bilip yabancıları kazıklıyorlar. Akşam yemeği için balık, midye gibi deniz ürünlerini denemek istiyoruz. Yolda restoranına müşteri kapmaya çalışanlar var bizdeki gibi. Birinin önündeki bir kadın bize bütün balıkların taze olduğunu söylüyor ve o restoranda oturup siparişimizi veriyoruz. Gelen balık harbiden dondurulmuş, garsonu çağırıp balıkların taze olduğunun söylendiğini ve bunların tazesiyle değiştirmesini istiyorum. Tabağı götüren garson biraz sonra geri geliyor ve taze balık olmadığını söylüyor. Ben de kendiniz yiyin diye geri gönderiyorum tabağı ve tatsız bir akşam yemeği oluyor bizim için.


Ertesi gün kuzenim Akgün (Adem dayımın oğlu) geliyor Zürih'ten. Hep birlikte Nice'i dolaşıyoruz. Yine İspanyollarla karşılıklı takılmalar, Türk taraftarlar ile slogan atmalarla geçiyor günümüz. Bugün hava daha güzel ama denize girme hayaliyle de geldiğimiz Nice'te rüzgar ve dalgalar nedeniyle bu mümkün olmuyor.


Maçın oynanacağı stadyum oldukça uzak bir yere yapılmış ve buraya otobüslerle gideceğiz. Maçtan üç saat önce Deniz tarafındaki Fan Zone önünden kalkan otobüslerle, İspanyollar ile birlikte karışık olarak gidiyoruz. Otobüs içinde yolculuk eğlenceli geçiyor. Bir yandan biz, sonra İspanyollar sloganlar atarak yolculuk yapıyoruz, herkesin keyfi yerinde. İspanyollar zaman zaman Arda Turan için slogan da atıyorlar. Yanımdaki bir İspanyol, cümleler içinde tek tük İngilizce, ama genellikle İspanyolca bana durmadan bir şeyler anlatıyor. Anladığım kadarıyla insanların birbiriyle sorunları olmadığını, sorunu yaratanların siyasetçiler olduğunu anlatıyor.


Bizi bir yerde indiriyorlar bir de görüyoruz ki stad en az 2,5 - 3 km. mesafede. Bir yol ayrımında taraftarları ayırıyorlar ve farklı iki yoldan gönderiyorlar stada. Nedense Türkleri daha uzun mesafeli yoldan gönderiyorlar. Çünkü onlar için İspanyollar birinci, biz ise ikinci sınıfız AB'de.


Maç başlangıcı öncesi bizim 12. adam adeta şov yapıyor ama Milli Takım buna karşılık veremeyince, kötü bir oyundan sonra 3-0 yenilip kös kös otele dönmek zorunda kalıyoruz.

Yarın yolumuz Monaco'ya


LYON yazımı okumak için tıklayınız...




İYİ SEYAHATLER