12 Aralık 2017 Salı

FAS (MOROCCO) - MERZOUGA - SAHRA ÇÖLÜ, TODRA KANYONU

                                                                                                                                       KASIM 2017



     Sabah KASHBAH'ta yaptığımız kahvaltının ardından eşyalarımızı toparlayıp aracımıza yerleştiriyoruz. Bu arada akşam, çöl gezisi için anlaştığımız adamlardan biri, bizi almaya geliyor. Kendisine program değişikliğimizden söz ediyorum ama İngilizce bilmediği için anlaşamıyoruz. Birlikte çölün başlangıç noktalarından biri olan ve develerin bulunduğu bir yere geliyoruz. Burada akşamki diğer adam bizi bekliyor. Bir süre, rezervasyon yaptınız ben şimdi ne yapacağım diye sızlanıyor ama eline bir 100 dirhem sıkıştırınca sesi kesiliyor. İki deve için de 200 dirhem daha veriyoruz.



      Şimdi develerle SAHRA ÇÖLÜ'üne doğru hareket zamanı. Develer diz çökük vaziyette, önce arkadaki deveye benim binmemi istiyorlar ve ben biniyorum. Daha sonra Nurşen yardımla öndeki deveye biniyor. Develeri idare eden Berberi çocuk benim bindiğim deveye sesleniyor ve deve ayağa kalkıyor. Deveden düşmeden idare ediyorum durumu. Sıra Nurşen'in devesine geliyor ve ayağa kalkarken diğerleri Nurşen'i tutuyorlar düşmemesi için, yoksa tepetakla düşecek deveden.))))) Önde deveci, arkasındaki devede Nurşen ve onun arkasındaki devede de ben başlıyoruz ilerlemeye. 



       Develer tek hörgüçlü, hörgücün üzerine koydukları battaniyeler ile oturma yeri oluşturmuşlar ve demirden tutunacak bir yer yapmışlar. Önceleri biraz zorlansak ta giderek alışmaya başlıyoruz deve ile yolculuğa. 



       Çölün içlerine doğru ilerliyoruz. Her taraf sarı-kırmızı karışımı kumlarla örtülü. Buradan daha önce geçmiş bulunan deve ve 4*4 araçların izleri de görünüyor. Hem ilerliyor ve hem de etrafı seyredip şakalaşıyoruz Nurşen'le. 



        Belli bir mesafe gittikten sonra duruyoruz ve önce benim deve diz çöküyor ama ben alıştım duruma ve herhangi bir sakatlık olmadan iniyorum. Sıra Nurşen'in devesine geliyor ve diz çökerken Nurşen aynen devenin üzerinden uçuyor. Deveci çevik bir hareketle Nurşen'i havada yakalıyor.)))))  Eğer yakalamasa Nurşen aynen burun üstü kuma saplanacak.)))))



        Şimdi çöl kumları üzerindeyiz ve kumlar sabahın erken saatinde olduğumuz için soğuk. Kendimizi kumlara atarak eğleniyoruz ve deveci de bize şaşkınlıkla bakıyor. Eee ne yapalım daha önce çöl mü gördük.))))



       İzlediğimiz bazı çöl filmlerindeki gibi, çöl üzerinde birimiz pozlar verirken, diğerimiz fotoğraf çekiyoruz. Bir süre bu şekilde eğlendikten sonra, tekrar develerimiz biniyoruz. 



       Geriye dönerken artık iyice alıştık develerimize. Ama bir şey söyleyeyim; Bu Sahra Çölü, develerle 52 günde aşılıyormuş, bize sadece bu kadar eğlencesi yetiyor çölün. Geriye dönünce " Yaşasın medeniyet !!" diye bağırıyoruz. Gerçekten insanların yaşamı oldukça zor buralarda.

        Şimdi TODRA KANYONU'na doğru yol almalıyız. 


        Kanyona varmadan önce bir tepe üzerinden görünen güzel bir vahayı seyretmek için duruyoruz. Buraya başka turist taşıyan araçlar da geliyor. Burada bulunan Berberi satıcılar da gelenlere hemen yapışıyorlar ellerindeki, Berberi giysi ve şallarını satmak için.


       Bir satıcı bana geliyor ve elindeki örtüyü kafama doluyor ve onunla resim çekiliyoruz. Daha sonra Nurşen'e de giysi giydirip, başına da örtüyü sarıyor. Yine hep birlikte fotoğraf çekiliyoruz. Kendisinin has kan Berberi olduğunu anlatıyor bize. Tabii ki elindekilerden de bize satmak istiyor, ben de kırmıyorum ve bana örtttüğü örtüyü, pazarlıkla, satın alıyorum.


       Buradan Todra Kanyonuna giriş yapıyoruz. 


       Todra Kanyonu, Atlas Dağları üzerinde Todha Gorges üzerinde bulunuyor. Kanyonun uzunluğu 24 km. Bu kanyon içinde konutlar, oteller, ki çokluğu dikkatimizi çekiyor, ve restoranlar bulunuyor. Kanyonun bir bölümü ise tamamen boş, demek istiyorum ama diyemiyorum. Çünkü güzelim kanyon içine bir otel yapıp adeta içine etmişler o güzelliğin.


      Kanyonun içinden geçen nehirde, yaz dönemi olmasına rağmen, az da olsa, su akıyor. Kanyon içinde yine satıcılar turistlere bir şeyler satmak için, uğraşıp duruyorlar. Öğlenin sıcağında burası adeta bir vaha gibi serin. Kaya tırmanışçıları için harika bir deneyim yeri. Ama biz oradayken tırmanış yapanı görmüyoruz.


      Artık yolumuz Ourzazate'ye. 


                                                                                  İYİ SEYAHATLER         







10 Aralık 2017 Pazar

FAS (MOROCCO) - YOLUMUZ SAHRA ÇÖLÜNE..

                                                                                                                                       KASIM 2017

      Kahvaltımızın ardından FEZ'den yola çıkıyoruz. Bugün yolumuz oldukça uzun ve hedefimiz ERFOUD'a ulaşmak ve hatta oraya uygun zamanda varırsak, MERZOUGA'ya da ulaşmak. MERZOUGA, FAS'ta SAHRA ÇÖLÜ ile buluşan üç yerleşimden birisi ve çöl yaşamını kısmen yaşamak ve gözlemlemek buraya gidiş amacımız.



      Bugün, Fas seyahatimizin, tek seferde, en uzun yolculuğuna ( yaklaşık 600 km.) başlıyoruz. Yolun kısa bir bölümü otoyol olsa bile çoğunluğu tek gidiş ve dönüş olacak. Bu yolculuğumuz sırasında Fas'ın yine bazı önemli yerleşimlerinden de geçeceğiz.



      Yol böyle olmasına rağmen, çok sıkıntılı değildi doğrusu, çünkü bu bölgedeki trafik kuzeydeki gibi yoğun değil. Kıvrıla, kıvrıla, inişli ve yokuşlu olan bu yolda ilerlemek de ayrıca zevkli oldu bizim için. Bu arada Atlas dağlarının kıraç ama ilginç görüntülerini de izleyerek yolumuza devam ediyoruz. 



      Bir süre sonra, o kıraç ve kuru dağlar yerini, çam ve meşe ağaçlarının oluşturduğu ormanların yeşil örtüsüne bırakıyor. Fas gezimizde en yeşil bölgeden geçiyoruz.



      Burası yolumuzun üstündeki ilk küçük şehir İFRANE. Ağaçlıklı ve yemyeşil güzel bir çevre yolu yapmışlar, ki Fas'ta sadece bu şehirde böyle bir yol var, diğerleri hep merkezden geçiyor ve bu nedenle şehrin girişinin nerede olduğunu bilmediğimiz için, şehri neredeyse pas geçecektik. Geriye dönerek şehre giriyoruz.



       Fas şehirlerinde bütün evlerin çatısı düz ve kiremitsiz, oysa buradaki binaların çatıları aynı Avrupa'daki şehirlerde olduğu gibi, kar tutmaması için dik ve kiremitli olarak yapılmış. Bu durum bize ilginç geliyor ama Atlas dağları üzerindeki bir noktadayız. Fas'ta yollarda km. ve rakım gösteren tabelalar yok (bana ilginç gelen km. taşları bulunuyor, Fas Seyahati yazımda daha geniş anlatacağım) o nedenle, ne kadar yüksekte olduğumuzu bilmiyoruz. Türkiye'ye dönüşte merak ediyorum ve yüksekliğin 1664 m. olduğunu öğreniyorum. Burası tam bir kayak ve eğlence merkeziymiş meğerse.



       Çok düzgün binaları, tertemiz yolları, parkları ve hatta meydanında bulunan ücretsiz Wİ - Fİ ve havaalanıyla ile adeta bir Avrupa kentindeyiz. Burada dikkatimizi yabancıların çokluğu çekiyor. Bu yabancılar daha ziyade Fransızlar ve onların burada ikamet ettiğini düşünüyoruz. Eski sömürge döneminden kazandıkları bir hak olsa gerek onlar için, ben öyle düşünüyorum. Burada gezecek güzel yerler, milli parkı ve şelaleleri de bulunuyor ama oraya zaman harcarsak bu günkü hedefimize ulaşamayacağız. Belki de planımı burada bir gün kalmaya göre yapsaymışım daha iyi olabilirmiş diye düşünüyorum şimdi.

        Yolumuz üzerinde çok sayıda antreman yapan Faslı atletlerle de karşılaşıyoruz burada. Bildiğiniz gibi Faslılar, dünyada orta mesafe yarışlarında oldukça başarılı sonuç alıyorlar.



       Neyse buradan da çıkıp yolumuza devam etmeliyiz. Yine aynı dar yollarda, kıvrıla kıvrıla, dağları aşa aşa yolumuza devam ediyoruz. Ara sıra da yolda durup o kıraç görünümüne rağmen hem Atlas dağlarını seyrediyor hem de dinleniyoruz.



      Bu defa yolumuz üzerindeki küçük şehir ZAİDA. Bu şehir de küçük, sakin ve temiz bir şehir. Burada öğle yemeği molası veriyoruz. Bir restoranın önünde kızartma makinasında dönerek pişen piliçleri görünce canımız çekiyor ve sipariş veriyoruz garsona. Garson ne içersiniz diye soruyor, ben de viski diyorum, adam kısa bir şaşkınlık sonunda şaka yaptığımı anlıyor ve yemekten sonra diyor. Yemeğimiz bitince de bize nane çayı getirip, işte bizim viskimiz bu diyor ve gülüşüyoruz.



       Yine hızla yola koyulmalıyız, çünkü hava kararmadan hedefimize ulaşmak istiyoruz. Yolumuz üzerinde bir göl bulunuyor, daha ileride burasının bir hidroelektrik santral gölü olduğunu anlıyoruz. Aslında Fas'ın gezdiğimiz bu bölümünde pek sanayi göremedik, sadece bir kaç çimento fabrikası bulunuyordu. Ancak ileride anlatacağım daha çok Okyanus kıyıları bölgelerinde büyük sanayi bölgeleri bulunuyor.



     Bu kez yolumuzun üzerindeki büyük şehir ERRACHİDİA bulunuyor. Bu şehrin de gezilecek yerleri var ama Fas'ın her yerleşiminde zaman geçirmeye kalkarsak, bize bir ay da yetmez. Dolayısıyla burasını da şöyle panaromik turla geçiyoruz. Bu kent de yine klasik bir Fas kenti, tertemiz ve geniş caddeleriyle dikkati çekiyor.



      Yolumuz üzerinde Atlas dağları üzerindeki nehir kenarlarındaki vahalar ilgimizi çekiyor. Bu vahalarda hurma ağaçları altında bulunan kerpiç evlerde yaşıyor insanlar. Güneye indikçe, Arab kültürünün yerini Berberi kültürü almaya başlıyor. 



      Günün sonunda ERFOUD'a varıyoruz. Önümüzde iki seçenek bulunuyor, ya burada kalacak ve ertesi günü MERZOUGA'ya SAHRA ÇÖLÜNE gideceğiz, ya da biraz gayret ile MERZOUGA'ya gidip zaman kazanacağız. İkinci seçeneği tercih ediyor ve yolumuz devam ediyoruz. Ama böyle bir tercihin, böyle bir yolda ve üstelik karanlıkta yol alınacak olması nedeniyle, doğru bir tercih olmadığını görüyoruz. O karanlık yolda, ışıksız motorsikletlilerin, bisikletlilerin ve hatta umursamazca yolun ortasında yürüyen insanların bulunduğu bir yolda araba kullanmak gerçekten çok güç oluyor, Aslında pişman oluyorum ama yolun yarısını da katetmiş vaziyetteyiz ve devam ediyorum.



       Sonunda hedeflediğimiz MERZOUGA'ya ulaşıyoruz. Sadece küçüçük bir çarşısı olan oldukça karanlık bir yerleşim burası. Buraya gelmeden burada 30 tane otel'in bulunduğunu okumuştum. Ama ortalıkta görünen bir otel falan yok. Aracımızla çarşının girişine gelince, geleneksel Berberi giysileri ve başlarındaki sarıklarıyla, bir kaç kişi geliyor ama içlerinde iyi ingilizce bilen birisi, diğerlerini uzaklaştırıyor. Aslında gecenin bu saatinde bu görüntü pek güvenli gibi de gelmiyor bize.

        





      Bu adam, rezervasyonumuzu olup olmadığını soruyor ve ben de yok deyince bize yardımcı olabileceğini ve uygun fiyatlı bir KASHBAH'a götürebileceğini söylüyor. Ben de kabul ediyorum o kendi 4*4 aracıyla, biz de onu aracımızla takip ederek yola çıkıyoruz. Ama her taraf zifiri karanlık ve bir süre gittikten sonra endişelenerek geri dönüyoruz çarşıya. Bu sefer yine iyi İngilizce bilen bir başkası geliyor ve yakın bir Kashbaha götürüyor bizi. Ama burası da pek tekin görünmüyor gözümüze. Belki de sadece gereksiz yere endişeleniyoruz, çünkü buradaki insanların ekonomik yaşamlarında turizm ve turistin önemli bir yeri var. Zaten bu tesisleri o amaçla kurmuşlar ama gecenin o saatinde ortam bizi böyle endişelendiriyor. Neticede üçüncü Kashbahta kalmaya karar veriyoruz. (Resim temsili)



       Kashbahlar için, küçük birer kale gibi yapılmış girişinde oturma salonlar ve restoranı, ortasında bir havuzu ve palmiye ağaçları ve etrafında da odaları bulunan Fas'a özgün otel diyebiliriz. Tam bir arabesk hava var burada. Odaların dışarıya bakan küçük pencerelerinde güvenlik önlemi olarak, demirden korkuluk ve tel örgü bulunuyor. 



        Nurşen, Fez'de Medina içindeki Riad'larda kalmak istememişti ama burada elimiz mahkum kalacağız. Öncesinde biraz kalma konusunda sıkıntı yaşasak da kısa zamanda alışıyoruz. 








       Yarın için bizi buraya getirenlerle önce 4*4 araç ile Cezayir sınırına kadar gidip çölde yaşayan Berberilerin yaşam tarzlarınız göreceğiz. Sonra dönüp deve ile sahrada gezinti yapacağız diye anlaşıyorum. Gece düşününce eğer böyle bir program yaparsam, ertesi günün programı yetişmeyecek ve sadece deve ile gezi yapmaya karar veriyoruz.


















         SAHRA ÇÖLÜ ve sonrası bir dahaki yazımda.......





                                                                          İYİ SEYAHATLER




















      

29 Kasım 2017 Çarşamba

FAS (MOROCCO) - FEZ

                                                                                                                                            KASIM 2107

       Meknes gezimizi tamamlayınca, Fez'e doğru yola çıkıyoruz. Aslında niyetimiz Fez'de bir Riad'da kalmak bunun için bir rezervasyon yapıyorum ama Nurşen böyle bir yerde kalıp kalamayacağından emin değil ve bu nedenle iptal ediyorum.


       Fez şehrinin bir eski (Medina) bir de yeni ve modern bölgesi bulunuyor. Tabii ki öncelikle turistlerin uğrak yeri eski ve tarihi bölge oluyor. Yolumuz üzerindeki yeni bölgeden geçerek, Medinaya ulaşıyoruz.





       Aracımızı Medinanın giriş yerlerinden birinde park ediyoruz. Parkın hemen yanında büyük bir kapısı olan büyük bir bahçe var. Oraya merakla giriyoruz ama sadece boş bir alan ve orada oturan bir kaç Faslı kadın ve çocuk bulunuyor. Nurşen'in de acilen tuvalet ihtiyacı var. Kadınlara söylüyoruz ve tuvaletlerine götürüyorlar Nurşen'i. Nurşen dönüşte, içiçe, havasız o ve pis olduğunu söylüyor bu yaşadıkları mekanın. Ben de bu arada çocuklarla fotoğraf çekilmeyi ihmal etmiyorum.





        Buradan Medinaya gidiyoruz ve Medinaya girer girmez bir adam yanımıza yaklaşıyor ve sol tarafı işaret ederek, burada bir havranın burada bulunduğunu söylüyor. Biz o yöne hareketlenince, yanımızdan yürüyerek bize burasını anlatmaya başlıyor. Rehber istemediğimizi söylüyorum ama adam tam yapışmış durumda bize. Hatta kendince o kadar samimi oluyor ki bizi evine yemeğe davet ediyor. Arada sırada omuzlarımıza dokunarak samimiyeti artırmak istiyor ama Nurşen bu temastan rahatsız oluyor.



       Bu arada Medinanın bu dar sokaklarında ilerlemeye devam ediyoruz. Bu bölge bir Yahudi bölgesi ve tüm Yahudilerin evlerinin duvarlarında mutlaka az veya çok mavi renk bulunuyor. Bir de müslüman evlerinden farklı olarak evlerin bazılarında balkon da bulunuyor.

       Müslümanların evlerinde, sanırım korunma amacıyla olsa gerek, hiç birisinde balkon bulunmuyor ve küçük pencereleri demir parmaklıklı  korumalı.


       Bu sokaklar mavi rengin dışında ayrıca değişik resimlerle de süslenmiş. "Rehber"imiz bizi sonunda havraya götürüyor ama havranın kapısı kilitli. Yaklaşık bir saat sonra açılacağını söylüyor. Geri dönüşe geçiyoruz ve bir yerde adam artık ona ihtiyacımız olup olmadığını soruyor. Ben de olmadığını söyleyince ailesine ve iki çocuğuna baktığını söyleyip, bahşiş istiyor. Ben bir miktar veriyorum ama Fas'ta her yerde olduğu gibi, bu adam da verdiğim bahşişi beğenmiyor. Ben de yeterli deyip yürüyorum.


       Medinanın dar sokaklarlardan ilerlemeye devam ediyoruz. Burası da tıpkı diğer gördüğümüz Medinalar gibi ve dolayısıyla bize artık pek ilginç gelmiyor. Medinanın diğer kapısından çıkınca yine balkonlu evlerin bulunduğu bir caddeye geliyoruz. Burada yine genç bir çocuk yanımıza yanaşıyor ve yardımcı olmak istediğini söyliyor. Ben yardıma ihtiyacımız olmadığını söyleyince, hiç bir karşılık beklemediğini söylüyor. Ama zaten bütün Fas'ta böyle başlıyor "rehber" uygulaması ve başımızdan zar zor savıyoruz.

        Bu caddedeki dükkanlar ağırlıklı olarak kuyumculardan oluşuyor. Balkonlu evler ve kuyumcuları görünce bunların yine Yahudi tüccarların evleri ve dükkanları olduğunu düşünüyoruz.


       Medinayı tekrar baştan sona arşınlayarak, aracımıza ulaşıyoruz. Aracımızla Medinanın bir başka girişine yöneliyoruz. Bu kez amacımız Medinanın içinde bir Riad görmek ve beğenirsek kalmak. Aracımızı park edince hemen yanımıza park görevlisi yanaşıyor. Ona Riad görmek istediğimizi söylüyorum ve hemen işini bırakıp bizi bir Riad'a götürüyor, tabii ki amacı iyi bir bahşiş koparmak. Ama bu riadı beğenmiyoruz. (Resimdeki değil.)


        Riadlar ilginç mekanlar. Daracık bir kapıdan içeri giriyorsunuz, bu daracık kapı girişinden sonra böyle bir manzarayla karşılaşacağınızı asla düşünemezsiniz. ortada geniş bir ortak alan bulunuyor. Burası yemek yemek, bir şeyler içmek yani lobi gibi bir havada yapılmış. Geleneksel Arab kültürü tarzlarındaki mobilya ve eşyalardan döşenmiş.  Gerek bu katta gerekse üst katlarda odalar bulunuyor ve bunlar da aynı tarza sahipler.


         Bu mekanın üst tarafı güneş ışığını alacak biçimde tasarlanmış ve buranın havayla teması buradan sağlanıyor. Daha sonra Marakeş yazımda bahsedeceğim, Nurşen Marakeş'te bir hamam sefası yapmak istedi ve böyle küçük bir kapıdan girdiğimiz Riadda 10 dakika yürümüş, İşte riadlar böyle ilginç yerler.


      Bu arada bir kişi daha geliyor yanımıza ve parkçı ile birlikte bize riad göstermeye devam ediyorlar. Beğendiğimiz bir riad, sahibi mi yoksa çalışanı mı bilmiyoruz, öyle havalı ki burnundan adeta kıl aldırmıyor ve yüksek bir fiuat söylüyor. Kabul etmiyoruz ve başka bir riada gidiyoruz. Buranın işletmecisi çok kibar bir genç. Bize bir oda gösteriyor ama Nurşen'in keyfi pek yerinde değil. Hem havasızlıktan hem de riadların kendisine özgü kokusudan rahatsız oluyor ve nefes almakta zorluk çekiyor ve riadlarda kalamayacağını anlıyoruz ve çıkıyoruz.

      Aslında ben bir Riadda kalmayı istemiştim. Seyahat etme mantığımda, farklı kültürlerle iç içe olmak ve onların yaşamlarını bire bir yaşamak vardır. Farklı ülkelere yaptığım seyahatlerimde bunu yaşamayı bir ayrıcalık olarak görürüm. Farklı kültürleri içinde yaşayarak öğrenmek ve o yaşamı tatmak isterim. Bu bazen sıkıntılı da olur elbet, kendi adıma bu sıkıntılara katlanırım ama tabii ki Nurşen'i bu konuda sıkıntıya sokamazdım.


       Riad arayışımız bize oldukça büyük zaman kaybına neden oluyor ve akşam olmaya başlıyor. Oysa buradaki ünlü tabakhaneleri de görme planımız vardı ama zaman kalmayınca iptal ediyoruz bu planımızı. En azından kenti panaromik seyredebileceğimiz mekan olan kuzey burcuna gitmeliyiz.


       Bu kentte iki burç bulunuyor, kuzey ve güney burçları olmak üzere. Kentin korunması ve gözcülük yapmak için yapılmış bunlar. Konum olarak tepe üzerinde ve hem kente hem de civarına hakim tepe üzerine kurulmuş. Buradan şehrin eski bölgesini kuşbakışı seyretmek te oldukça hoş oluyor.


        Aslında güneşin batışını da bu surlardan izlemenin oldukça güzel olduğunu bilmemize rağmen hava daha fazla kararmadan otel bulmak istiyoruz. Şehirde bir hayli tur attıktan sonra nihayet, şansımıza güzel ve uygun fiyatlı bir otelde yer buluyoruz.

         Bugün de oldukça yorulduk şimdi bir duş alıp rahatlamanın tam zamanı.

         Otele girişimizde resepsiyon görevlisi barı göstererek orada bir şeyler içebileceğimizi söylemişti. Duş alıp rahatladıktan sonra oraya gidiyoruz. Otelde bulunan yabancı turistler ve Faslılar da burada içkilerini yudumluyorlar. Biz de Casablanca birası içmeye alıştık ya, sipariş edip, içerek yorgunluk gideriyoruz.

        Sabah erkenden gezimizin en ilginç duraklarından biri olan ÇÖL'e doğru yola çıkacağız. Fas gezimizin en uzun yolu olacak yarınki yolumuz. O yüzden iyi bir dinlemmeye ihtiyacımız var.


 

                                                                                   
                                                                                             İYİ SEYAHATLER







26 Kasım 2017 Pazar

FAS (MOROCCO) - MEKNES

                                                                                                                                            KASIM 2017

       Bugün yolumuz Rabat'tan Meknes'e doğru. Meknes'e gitmeden önce Moulay İdriss kentine uğrayacağız öncelikle. Rabat'tan kahvaltımızın ardında yola çıkıyoruz ve yine navigasyon yardımıyla doğruca bu kente varıyoruz.



       Bu kent iki tepe üzerine kurulmuş, dış etkilere karşı korunaklı bir yer. Bu kente ismine veren, Moulay İdriss El Akhbar, Hz. Muhammed'in büyük torunu ve 1200 yıl önce Fas'a İslamı getiren kişidir ve türbesi de burada bulunmaktadır. Bu küçük kenti bu kadar ünlü yapan ve turistlerin uğrak yeri yapan neden de budur.



        Kente aracımızla adeta tırmanarak ulaşıyoruz ve aracımızı uygun bir yere park ediyoruz. Kentin dik olan bölümüne değil, paralel olan çarşısına doğru yürüyoruz. Çarşı içinde en çok dikkati, kapılarının önünde kocaman bir sığır budu olan ve mangallarından çıkan dumanlarla, etrafa yayılan et kokuları nedeniyle  köfteciler çekiyor.



        Tabii ki yabancıları görünce hemen içeriye çağırıyorlar ve ben birisine dönüste diye işaret ediyorum. Moulay İdriss Camisi ve Türbesini ziyaret ettikten sonra da burada lezzetli köftemizi yiyoruz. Resimdeki sığır budundan bir parça kesip, hemen orada makinada kıyarak köfte yapıp pişiriyorlar. Köftenin yanına kızarmış patates, patlıcan ve domates ekleyerek servis ediyorlar, yanında bizim çoban salatası eşliğinde. Gerçi bize turist fiyatı veriyorlar ama ne yapalım Fas'ta zaman zaman böyle kazıklanacağız elimiz mecbur.



       Çarşı içinden yolumuza devam ederek, Moulay İdriss Camisi girişine ulaşıyoruz. Tabii ki girişte önümüze çıkan gencin Müslümanlık sorgulamasından geçiyoruz öncelikle. Bu gencin adı Jamal ve bize de bu cami ve türbede rehberlik yapacak, elimiz mecbur. Sorgulamanın ardından Nurşen için bir giysi getiriyor ve camiye giriyoruz. 



       Camii oldukça bakımlı ve güzel işlemeli duvarları dikkatimizi çekiyor.




       Sırada Moulay İdriss El Akhbar Türbesi var. Türbe girişinde oturmuş insanlar önce yüzümüze kızgın ve şaşkın ifadelerle bakarken, rehberimiz Jamal onlara Türk ve Müslüman olduğumuzu söylemesiyle yüzleri gülüyor ve sanırım kendi dillerinden hoş geldiniz diyorlar.
(Resimde Nurşen türbede dua ederken).



       Jamal bizi bir üst kata çıkarıyor ve bu katta da Moulay İdriss'in oğlunun türbesi bulunuyor. Bu bölümde ayrıca yine Molla'nın ailesi fertlerinizn de mezarları bulunuyor.



        Cami ve türbe ziyaretimizi tamamlayınca Jamal bize istersek, kentin üst noktalarından şehrin panaromik görüntüsünü alabilmemiz için yukarıya doğru gidebileceğimizi söylüyor ve biz de kabul ediyoruz. Kabul ediyoruz ama yukarıya çıkıncaya kadar dilimiz beş karış dışarıya çıkıyor doğrusu. Çıkışta dinlene dinlene çıkmak zorunda kalıyoruz. Bizim gibi o yolda dinlene dinlene çıkan biri daha vardı ve adam evlerden birine giriyor. Biz o adama çok acıyoruz, çünkü bizim için sadece bir seferlik olan bu yolu adamcağız belki günde birkaç kez yürümek zorunda.



        Yol üzerinde birinci terasta durup kentin panaromik fotoğraflarını çekiyoruz ve biraz soluklandıktan sonra üst terasa çıkıyoruz. Burada tabii ki daha güzel bir görüntü bulunuyor. (En üstteki resim)



       Burada da bir kaç görüntü aldıktan sonra, ters taraftan inişe geçiyoruz. Bu yol üzerinde Fas'taki tek örnek olan silindirik minareyi görüyoruz. Daha önce yazmıştım, Fas'ta bütün minareler dikdörtgen prizması şeklinde diye.


       Yolumuz üzerinde Nurşen Faslı küçük kızlarla fotoğraf çekilmek istiyor önce itiraz ediyorlar ama daha sonra gönülleri oluyor ve kabul ediyorlar.

       Aşağıya doğru yürüyüşe devam ederken, üzerinde yük taşıyan eşekleri göstererek " Bunlar bizim taksilerimiz" diyor Jamal. 

       Buradaki turumuzu tamamladıktan sonra, Jamal'a bir miktar bahşiş veriyorum ama biraz burun kıvırıyor ve bir miktar daha veriyorum ve gönlü oluyor.



        Şimdi yolumuz, buraya sadece 3 km. mesafedeki antik kent Volubilis. Aracımızı bu antik kentin önündeki parka bırakıyoruz. Bugün üzerimizde bir yorgunluk var, nedeninin kent içinde yapmış olduğumuz dik yürüyüşe bağlıyoruz. Nurşen'in takati yok burasını gezmek için ve ben bu antik kenti yalnız dolaşıyorum.



        Bu kent Moritanya Krallığı'nın bu bölgede hüküm sürdüğü dönemde kurulmuş ve daha sonra Roma İmparatorluğu'nun en uzak yerleşimlerinde biri olarak kullanılmış. Bu kente o dönemlerde 20 bin insan yaşadığına inanılıyor. 



      Yerel zeytin üretiminden elde edilen zenginliklerle birlikte, halk hamamı, zafer kemeri ve parlamento binaları gibi, muhteşem mozaik döşeme çalışmaları ile tamamlanmış pek çok büyük konutlar  inşa edilmiş ve bir kısmı hala ayakta duruyor. O döneme ilişkin zeytin yağı elde edilen tesisler de burada canlandırılmış. Burası özellikle güzel korunmuş mozaikleri ile de dikkati çekiyor.



      Sekizinci yüzyılda İslam'ın bölgeye gelişi ile birlikte kiliseler tahrip edilmiş. Volubilis, Roma İmparatorluğunun çökmesinden sonra da yüzyıllarca bir yerleşim olarak kalmış ve yerini korumuş. 







       Buradaki turumuz da tamamladıktan sonra artık yolumuz Meknes'e. Meknes'e varınca ilk işimiz şehir içinde bir otel aramak oluyor. Dolaşırken dikkatimizi çeken Nice Hotel'e kalmaya karar veriyoruz. Canımız alkol çekiyor bu arada. Resepsiyona soruyorum nerede satıldığını, otelin barında da var ama en az 3 kat fiyat istiyorlar. Dışarı çıkıp alkol satan bir dükkan buluyoruz oradan aldığımız buz gibi Casablanca biralarını içip odamızda dinleniyoruz. İlgilenenler için bu dükkan tam şehir merkezinde ve cadde üzerinde.








       O da ne !!!! dışarıdan bağırışlar çağırışlar geliyor ve merakla balkona çıkıyoruz. Meğerse o akşam Fas ile Fildişi Sahilleri futbol takımlarının maçı var. Fas bu maçtan 2-0 galibiyetle ayrılıyor ve 2018 Dünya Kupası finallerine kalıyor. Sokaklar caddeler mutluluktan havala uçan Faslı gençlerle dolup taşmış. Ben de onların bu sevincine kayıtsız kalmıyor ve onlara katılıyorum.

      Artık yatıp uyuma zamanı, yarın önce Meknes'i gezeceğiz ve sonra yolumuz Fez kentine.



       Kahvaltımızı takiben otelden eşyalarımızı alıp, aracımıza yüklüyor ve şehir turuna başlıyoruz. İlk ziyaretimiz kentin Medinasına ( Eski Şehir). Buranın dar sokaklarında ilerlerken, yine çeşitli ürünlerin imal edildiği ve satıldığı dükkanlara da şöyle bir göz ucuyla bakıyoruz. Zaten durup dikkatli baksak hemen yapışacak dükkan sahibi. 



       Doğruca Bou Inania Medresesi'ne ilerliyoruz. Girişini biraz zor da bulsak, sonuçta bu medreseyi de dolaşıyoruz. Gerçekten güzel bir tarihi yapı. Sütunları, kapıları ve olağanüstü ince oyma işçiliğiyle muhteşem bir görünüme sahip.

        Medrese, Marinid hükümdarı Ebu İnan Faris'in babası Abu-el-Hasan Ali bin Osman tarafından 1341'de kurulmuş ve medresenin ismi daha sonra verilmiş.



        Medresenin çatısına çıkıp oradan Medinayı seyrediyoruz. Fas'ta Cami ve Medrese gibi yapıların hepsinin yeşil renkli olması burada daha da dikkatimizi çekiyor. Medresenin hemen içinde bulunduğu bölüm ise Medinanın kapalı çarşısı.



        Buradan aracımıza doğru yöneliyoruz ama, laf aramızda kadın kısmı, bu kadar çok dükkan içinden geçip de bir kozmetikçi görürse dayanabilir mi? Tabii ki Nurşen de sonunda kendini böyle bir dükkana atıyor. Denemek için birer adet krem, argan yağı ve sürme alıyor. Burada da kıran kırana bir pazarlıkla fiyatı yarıya düşürüyoruz.



        Şimdi yolumuz Meknes'i 17. yüzyılda Fas'ın başkenti yapmış olan ünlü hükümdar, Moulay İsmail Türbesi'ne. Ama ne yazık ki bizim bulunduğumuz dönemde burada bir restorasyon çalışması var ve içeriye giremeden dönmek zorunda kalıyoruz. Burada da faytoncular peşimizi bırakmıyor ve ellerinden zorla kurtuluyoruz o süslü püslü saltanat faytonlarına binmeden.



        Bu meydanda bulunan golf sahasına giriyoruz. Burası oldukça güzel ve bakımlı bir yeşil alan. Buradaki görevli, istersek golf dersi alabileceğimizi söylüyor ama ne bizim vaktimiz buna müsait ne de memlekete dönüşte devam edebileceğimiz bir golf sahası var.



        Meknes'de de yine kralın bir sarayı var ama tabii burada da içeriye, diğer şehirlerde olduğu gibi, girmek yasak. Bize de yol boyu uzayıp giden bu sarayın duvarının fotoğrafını çekmek kalıyor.





         Moulay İsmail döneminde yapılmış olan tahıl ambarlarına geliyor sıra. Moulay tahıl ve yiyeceklerin tazeliğini koruyabilmesi için 4 m. kalınlığında, 9 m. yükseklikte 10 adet odadan oluşan bir depo kurdurmuş. Bu depo şu anda sadece bir harabe.


         Artık Fez'e doğru yola çıkma zamanı.....



                                                                                               İYİ SEYAHATLER